Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerimize olsun inşallah. Kıymetli okuyucularımız bu hafta içerisinde hem İstiklal Marşımızın kabulünün 102. yıl dönümü idrak etmemiz hem de önümüzde 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitlerimizi Anma gününün olması münasebetiyle dinimizde gazilik ve şehitliğin öneminden bahsetmek istiyorum.
    Vatan; insanın yaşadığı, geçmişini barındıran, geleceğe nice güzel hayaller ve ümitle baktığı, kendisini ait hissettiği, dünü, bugünü ve yarını adına her şeyini anlamlandırdığı bütün bir mekandır. Vatan sadece bir toprak parçası değil; yüzlerce yıl yurt edinilen, uğrunda nice canlar şehit verilerek kanla yoğrulan ve üzerinde bir medeniyet kurulan yerdir. Ünlü şâir Mithat Cemal KUNTAY’ın dile getirdiği gibi “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak, eğer uğrunda ölen varsa; Vatandır.
    Atalarımız dünyanın en güzel ve bereketli topraklarını vatan olarak seçmişler ve bize emanet etmişlerdir. Bu cennet vatanı yüzlerce yıl ecdadımız canları ve kanları pahasına korumuşlar ve bizler için bir medeniyet kurmuşlardır. Bu vatanın, bu millete ait olduğunu camileri, türbeleri, çeşmeleri, sarayları, mezar taşları, hanları ve hamamları ile adeta tescil etmişlerdir. Vatan, bizim en kıymetli varlığımız, ana ocağımız, baba yurdumuz, ana vatanımızdır. Vatan, bütün kutsal değerlerimizin toplandığı, tüm manevi değerlerimizin  yaşandığı sılamızdır. Varlık sebebimiz, vesilemiz olan atalarımızın sakin mezarlığı ve ömürlerinin neticesi olacak bizlerin ve daha sonra dünyaya gelecek nice evladının doğacağı yer vatandır. Vatan, millet, hürriyet, kardeşlik, hakimiyet, ecdada hürmet, aileye muhabbet, gençlik ve çocukluk gibi birçok ulvî hislerin bir araya gelmesinden oluşmuş mukaddes bir fikirdir. Vatan olmaksızın millet, millet olmaksızın da devlet olamaz. Bir milletin varlığı, vatanın varlığına, aynı zamanda hür ve bağımsız olmasına bağlıdır. Mehmet Akif ERSOY mısralarında şöyle der: Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda! Canı cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.  
    İnsan vatanını sever; çünkü, Allah’ın insanlara bahşettiği şeylerin en azizi olan hayat, vatan havasını teneffüsle başlar. Hayattan gerçek anlamıyla lezzet alabilmenin ilk şartı, vatana sahip olmaktır. Vatanı korumak dinimizin emridir. Dünyada, namus ve şerefimizi koruyarak huzur ve güven içinde yaşamak, ancak bağımsız bir vatana sahip olmakla mümkündür. Dini görevlerimizi gereği gibi yerine getirmemiz de yine vatan sayesinde mümkün olur. Bu sebeple Yüce dinimiz vatanın korunmasına büyük önem vermiş, vatan sevgisini imandan saymıştır. Vatanı korumak hem dinî hem de milli bir görevdir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:  “Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 2/190) Dinimiz zorunlu olduğu hallerde savaşmayı, sevabı çok bir ibadet olarak göstermiştir. Savaşta da kurallar koymuş, aşırılıkları kesinlikle yasaklamıştır.
    Cihat kavramı “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak” anlamına gelmektedir. İslam’da; dinini, vatanını ve milletini muhafaza ve müdafaa etmek kısaca ilahi kelimetullah için çarpışmaktır. Kurtuluşa götüren ibadetlerin en büyüğü, sevap ve derece kazandıran amellerin en üstünü, memleketi ve milleti nifak ve ayrılıktan kurtarmak için en güzel bir temizleyici, ilahi afetlerin ve azapların gelmesini en güzel bir şekilde önleyici, hakaret ve düşmana boyun eğerek yaşamaktan en mükemmel kurtarıcı, hürriyetin temin ve devamı için amellerin en faziletlisi ve en başta geleni Allah’ın rızasını kazandıracak en iyi ibadet cihattır. Bu sebeple İslam'da Cihada diğer ibadetlerden önce yer verilmiş ve önemle üzerinde durulmuştur.
    Vatanımızda özgürce yaşamak, ezanlarımızın susmaması, gelecek nesillerimizin devamı, hürriyetimiz ve geleceğimiz için her zaman hazırlıklı olmak zorundayız. Savaş için hazırlıklı olmayan, gerektiğinde vatanı, istiklal ve hürriyeti için maddî-manevî bütün varlıklarını veremeyen milletler, tarih sahnesinden silinmeye veya esâret altında yaşamaya mahkumdur. Bu itibarla istiklal ve hürriyetimizi korumak için her bakımdan güçlü ve muhtemel bir düşman saldırısına karşı her an tetikte olmaya mecburuz. Din, namus, şeref, haysiyet ve mukaddesatı ile bütün bir vatan içinde yaşayabilmenin şartı, gerektiği   zamanlarda tıpkı ecdadımız gibi düşmana göz açtırmadan vatan uğrunda seve seve can vermek, kan akıtmaktır. Tarih boyunca büyük savaşlara sahne olmuş Anadolu bunun en canlı şahididir. Ecdadımız imanından aldığı kuvvet ve heyecan ile vatanlarını koruma pahasına Allah’ın dinini insanlığa yaymak için senelerce zor şartlar altında mücadele etmişlerdir. Allah cümlesine rahmet eylesin.
     Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez” ( Enfal, 8/60) Bu ayetteki “kuvvet” kavramı savaşta düşmana üstünlük sağlamaya yarayan her türlü silah, araç ve gereci içine alır. Top, tüfek, tank, cephane, uçak, gemi, yol, asker, kışla, depo, yiyecek, içecek, bilgi, fen, kültür, sanat, medeniyet, ekonomi, insan gücü gibi, maddi ve manevi her şey “kuvvet” kavramına dahildir.
     Yeryüzünde şerefli bir millet olarak yaşayabilmek için bütün bunları tam ve eksiksiz bir şekilde hazırlamaya mecburuz. Dinen de bu konuda bütün gücümüzü kullanmakla yükümlüyüz. Sevgili Peygamberimiz (a.s.) de birçok hadislerinde vatan sevgisinin ve savunmasının önemli bir görev ve sevabı çok bir hareket olduğunu haber vermişlerdir. Bu konuda birkaç hadis zikredelim:  “Siz düşmanla karşılaşmayı dilemeyiniz; Allah'tan afiyet isteyiniz. Düşmanla karşılaştığınız zaman da sabır ve gücünüzle karşı koyunuz.”, “İki göze ateş dokunmayacaktır. Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri de Allah yolunda, gece vakti (karakol) bekleyen (nöbet tutan) ve düşman gözleyen göz” “Bir gün bir gece hudut boyunda nöbet tutmak, gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdetle geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Vazife başında ölürse, yapmakta olduğu amelin sevabı ve rızkı devam eder ve kabir fitnesinden kurtulur.”
    Şehitlik ve gazilik rütbesi, hayat karşılığında elde edilmekte ve inanç sayesinde kazanılmaktadır. Bu bakımdan rütbelerin en üstünü hiç şüphe yok ki şehitlik ve gaziliktir. Şehitlik mertebesine yükselmek hem Cenab-ı Hak katında, hem de halk yanında büyük bir şereftir. Şehit, Allah’ın huzurunda diri olarak hazır bulunup, nimetlere erişeceği ve cennete gireceğine şahit olunacağı için bu adı almıştır. Gazi ise, Allah yolunda ve vatan uğrunda savaştığı ve şehit olmayı arzu ettiği halde ölmeyip, sağ kalan kimseye verilen addır. Gazi de şehit olmak ve bu mertebeye yükselmek için savaştığından dolayı o da şehitler derecesinde kabul edilmiştir. Bu konuda sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuşlar “Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı can-u gönülden isterse, yatağında ölse bile, Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” Cenab-ı Hak, şehitlerin ölü değil, diri olduklarını ve O’nun tarafından rızıklandırıldıklarını bildiriyor. İnsan, ölmekle bu mertebeye yükseldiği halde, Yüce Allah, onların ölü değil, bizim anlayamayacağımız bir hayat ile diri oldukların bildiriyor ve şöyle buyuruyor: “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Hayır onlar diridirler Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara, 2/154).
      Hz. Peygamber’in şehitlikle ilgili hadislerde dünyevî amaçla olmayıp yalnız Allah’ın dininin yüceltilmesi için canını feda edenlerin şehid sayıldığı, şehit olan kişinin acı çekmeden öldüğü, kanının ilk damlası yere düştüğü anda kul hakları dışında bütün günahlarının affedildiği, şehidin kabir azabı çekmeyeceği, cennetteki makamını göreceği, akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebileceği ve cennete ilk girenlerden olacağı Allah katında iyi bir mertebeye erişerek ölen kullar içinden sadece şehidlerin dünyaya dönüp tekrar şehid oluncaya kadar Allah’ın dinini yüceltmek isteyeceği ifade edilmiştir. Ayrıca hadislerde şehit oldukları bildirilmekte olan, yanlışlıkla veya haksız yere öldürülen kişi, yangında, denizde veya depremde göçük altında can veren kişiler; veba, kolera gibi yaygın ve önlenmesi zor hastalıklar sebebiyle ölenler, ilim tahsili yolunda, helâl kazanç uğrunda, gerek kendisinin, gerekse başkalarının, can, mal ve namusları uğrunda ölenler, loğusa iken ölen ve cuma gecesinde ölen kimseler de bu grupta yer alan şehitlerdir. Milletimizi zaferden zafere koşturan ve tarih sayfalarını kahramanlık destanları ile süsleten, Allah’ın hak olan va’dine ermek ve O’nun şehitler için hazırladığı mükafata mazhar olma arzu ve isteği şehitlik hayali ve vatan , millet sevgisi  iledir. Müslümanlar büyük bir felaket olan Haçlı ordularını, bu ruh ve heyecanla durdurmuş, 1071 tarihinden itibaren Anadolu’yu Müslüman Türk’e anavatan yapmış, 1453’te İstanbul’un fethiyle çağ kapatıp çağ açmış, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Meydan Savaşı’nı kazanarak ülkeyi düşmandan temizlemiştir. Yakın tarihte 1974’te yine bu ruh ile Mehmetçik Kıbrıs’ta savaşmış, soydaş ve kardeşlerini Yunan zulmünden kurtarmıştır.  
    Necip milletimizdeki vatan sevgisi bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Her bir ferdin milletini yürekten sevmesi ve barış içinde yaşamaya çalışması hem milli, hem de dini bir görevdir. Bize düşen de bu toprakları imar etmek, korumak ve bizden sonraki nesillere devretmektir. Atalarımızın kanı ile yoğrulmuş bu vatanı elbette seveceğiz ve elbette ki, gerekirse onun uğrunda seve seve öleceğiz. Bütün şehitlerimize Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyor,  gazilerimize minnet ve şükranlarımı sunuyorum.