Boş vermişliğin telaşını yaşıyorduk sanki. Gün güne ölümü bekleyen yüreklerimiz ile bizi alacak tekneyi bekliyorduk. Ara ara gelen tekneler
vardı. Annemin yağmur altında bekleyişi hala gitmiyor gözümden. Sessizliğin içinde saatlerce oturuşu, o sessizliğin içinde yok oluşu. Denizin seyrine doyamayan annem…
Gece ayaz ile geçti. Başımızda dumanlar, titreyen bedenim. Annemin kucağına sığındığımı hatırlıyorum. Elleri ile okşayarak ısıttığı bedenimi. Şimdilerde şömine başındayım ve diyorum ki:
“Şömine dile gelse de beni anlasa keşke…’’
Gün sabah oldu, ikimiz de uyandık. Islak kayalıkta annem.
Benim nurum annem. Sevinç ile koştu sandala doğru, o an pek anlamasam da son çırpınışı benim içinmiş.
Minik ellerimden tutuşunu hatırlıyorum sıkı sıkı, koşuşumuzu, benim yüreğimdeki çarpıntıyı, ne olduğunu anlayamadığım o kara günü, annemin ellerimden kayıp gidişini. Annemin;
“Manuel adım at hadi sandala!’’ deyişini…
Elini bırakamadığım annem…
“Bırakma beni sessizce sukutuna eriştiğim canım annem!’’
Sandalda başlayan bir yolculuk vardı.
Tahtaları çürümüş bir pelit misali kurumuş ayak izlerine şahit oldum.
Çaresizce sabahlamıştık saatlerce giden sandalımız bir kayalığa gelip durdu. Merakla:
“Son mu buldu yolculuğumuz?’’ diye ıssızca tekrarladık sözlerimizi.
Dalgalara daha fazla dayanamayan teknemizin, kayalıklarda batışına tanık olduk tüm sandaldakiler.
Annem ellerimden kayıp giderken, çaresizliğim sözcüklerde yer bulamadı.
Yetimliğimin üzerine, öksüzlüğümü eklemişti kader.
Baharı bekleme artık ömrüm
Annemin saçları örgü narince
Yokluğu mizanı yıkar derince
Annemin Gözleri deniz elası
Minicik ellerimin sensiz selası
Annemin boynunda kibrit kutusu
Başaklarda bıraktığı ekmek kurusu’’