1994 yılıydı. Moskova’da çalışırken izine gelmiştim. Köylük yerde olanaklar kısıtlı. Çocuklarımızın daha iyi bir eğitim almaları için bir arayış içine girdik. Eşimle, ‘En iyisi Ankara. Nasıl olsa bir evimiz var. Kira sorunumuz olmaz,’ diye düşündük.
Evi Salih abim kiraya vermişti. O yüzden kiracıyı tanımıyorduk. Telefon edip kendimi tanıttım. Durumu bildirdim. Aradan bir süre daha geçti. ‘Gidip bir bakalım. Kiracı ne yaptı, başka bir ev buldu mu, öğrenelim. Onca süre evimizde oturdu, onları görelim tanışalım. Bir de oralar uygun mu, hangi okullar var, eğitim olanakları nelerdir, bir araştıralım?’ düşüncesiyle yola çıktık Ankara’ya vardık.
Abim kiracının Manisalı, adının Mustafa olduğunu söylemişti. Kapıyı vurduk. Açtılar bizi içeri aldılar. Karı koca, iki de çocukları var. Oldukça alçakgönüllü, iyi kişiliklerdi. Biraz oturup konuştuk, tanıştık, kaynaştık. Sonra da konuya girdim. Uygun bir dille nedenini de söyleyerek evi boşaltmalarını istedim. Mustafa bu durumu anlayışla karşıladı. “Olur,” dedi, “en kısa süre içinde bir ev bulup boşaltalım.”
Biraz daha oturduk. Sonra da “Eh, biz gidelim öyleyse,” dedik. Ayağa kalktık. O anda kanepede oturan erkek çocuğu da kalktı, koşarak geldi babasının bacağına sarıldı, bir de ağıt tutturdu. Beş altı yaşlarındaydı. Öyle ağlıyordu ki ağzı, gözü salya sümük sel olmuştu.
Orada kalakaldık. Afallamıştık. ‘Birdenbire, durduk yere neden ağlar bu çocuk?’ Babasına sordum.
“Evden taşınacağız ya, ona ağlıyor. Seninle telefonda konuşurken duydu. O günden beri içine kapandı. Bunun korkusunu çekmeye başladı. Biz de anladık. Onu yatıştırmak için taşınmayacağımızı söyledik, öyle öyle oyaladık. Şimdi bunu duyunca, böyle oldu,” dedi.
İyi anlayamamıştım. Alnımı kırıştırmış düşünmeye başladım. ‘Ha bu ev ha başka bir ev. Bu evin nesi var da taşınmak istemiyor?’ diyordum kendi kendime. Durum ilginç gelmişti bana. Bunu anlamanın en iyi yolu çocukla konuşmaktı. Eğildim, çocuğun saçlarını okşadım. “Üzülme,” dedim. “bunda ağlanacak ne var? Sonra bu evden başka ev mi yok? Kısa süre içinde baban bulur, içine girer oturursunuz.”
Dediklerimin bir etkisi olmadı. Akan yaşları tutmak için ellerini gözlerine götürdü. Kesik kesik hıçkırıyor, göğsü kalkıp kalkıp iniyordu. Edemedim sordum, “Neden bu evde kalmak istiyorsun, neden başka eve gitmek istemiyorsun, onu söyle öyleyse,” dedim. Bu dediğimi de iyi duymuştu. Ağlayışını azalttı. Bana baktı. Bir şey diyecek gibi oldu, ancak diyemedi. O ara babası araya girdi. “O konuşamıyor,” dedi.
“Neden konuşamıyor, bir sorunu mu var?”
“Öyle gibi. Denilenleri duyuyor, anlıyor ancak konuşamıyor.”
“Sağır ve dilsiz değilmiş. Öyleyse neden konuşamıyor ki?”
“Yok, az da olsa konuşabiliyor. Siz yabancı olduğunuz için yanınızda sıkıldı. Sıkıntıya da gelemiyor. Bir de bu durum yüzünden oldukça gergin. Gittiği okulda bunun durumunda olan çocuklar var. Onlarla birlikte özel bir okula gidiyor. Orada konuşma eğitimi alıyor, konuşmayı öğreniyor. Çok yararını görüyoruz, iyi gidiyor. O da mutlu; oraya severek, sevinerek gidiyor. Kendi gibi çocuklarla daha iyi anlaşıyor. Diyeceğim o da... Okul eve çok yakın. Başka bir yere taşınırsak... Nerede ev bulacağımız da belli değil. Okula uzak düşeceğiz. Bizim durumumuz belli. Arabamız da yok. Onu okula götürüp getiremeyiz. O da bunu biliyor, arkadaşlarından ayrı düşeceği için üzülüyor.”
“Anladım,” dedim başımı sallayarak. Sonra Safiye’ye döndüm. Ben onun gözüne o benim gözüme baktı. Göz açıp kapamaya gözlerimizle konuştuk, anlaştık.
Çömeldim, uzanıp onu karşıma aldım. Gözlerindeki yaşları elimle sildim. “Ağlama artık,” dedim, “Babanla öyle konuşsak da öylesine konuştuk. Dediklerim gerçek değildi. Biz gidiyoruz, bir daha da gelmeyeceğiz. Siz de sürekli bu evde kalacaksınız. Kısaca okuluna gidecek, oradaki arkadaşlarından ayrılmayacak, onlarla birlikte olacaksın, oldu mu?”
O ağlamaklı yüzü değişti. Yaşlı gözlerinin içi güldü. Başını salladı, “Oldu,” dedi, diyebildi. Bir sözcük de olsa konuşmuş, sesindeki sevinci duyurmuştu.
Yanaklarını okşadım. Safiye de başını okşadı. Oradan çıktık. Dışarıda Mustafa’ya, “Böyle özel bir durumunuzun olduğunu bilmiyorduk. Geçmiş olsun. Bu durumda sizin evden çıkmanızı isteyemeyiz. Burada oturabilirsiniz. Çocuğunuzun tedavisini ve eğitimini sürdürün. Bu çok önemli,” dedim. Safiye de başını salladı. Mustafa ile karısı buna çok mutlu oldular. Ne yapacaklarını ne diyeceklerini bilemediler. Oradan ayrıldık.
Safiye koluma girdi, “Senden beklediğim de buydu. Çok iyi ettin. Bunu kolay kolay kimse yapmaz, anlayış göstermez,” dedi.
Gülümsedim, “Bize yakışan neyse, olması gereken neyse onu yaptık,” dedim.
Terminalden otobüse bindik yola düştük. Yolda uzun uzun ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı düşündük konuştuk. Sonunda da bir karara vardık. İlçemiz Sarıkaya’ya taşınacaktık.
Köye geldik, o gün dinlendik. Ertesi günü erkenden Sarıkaya’ya gittik. Orada sorup soruşturduk. Özellikle de çocukların gideceği okula yakın kiralık evlere baktık. Sonunda uygun bir ev bulduk. Ev sahibiyle konuştuk anlaştık. Gerekli işlemleri de kısa sürede yapıp anahtarı aldık.
Eylül ayının ilk haftasıydı. Köyden yükü yükledik taşındık. Çocukların kayıtlarını Yunus Emre İlköğretim Okuluna yaptırdık. Büyük oğlum Serhat ilkokul beşinci sınıfa, ikinci sınıfı bitiren ortanca oğlum Atilla’da üçüncü sınıfa gidecekti. En küçük oğlum Ertuğrul’sa daha küçüktü. Neler gerekiyorsa onları aldım evin eksiğini gediğini tamamladım. Birkaç gün dinlendim. Sonra da günüm doldu, Moskova’ya döndüm.