YÜKÜMÜZLE GERİ YOLA ÇIKTIK
Acıkmıştık. Anam, azığımıza yumurtalı omaç dürümlerden koymuş. Çıkardık, onları elimize aldık, bir güzel yedik. Konuşup yarenlik ederek güle oynaya ilerledik. Vaktin nasıl geçtiğini bile anlamamışız. Bir de baktık ki Güneyli köyü yol ayrımındayız. 
O günlerde Akçakışla köyünün yolu yapılıyordu. Üzerinde YSE yazan sarı renkli damperli arabalar vızır vızır gidip geliyor, kum çekiyordu. Ali’yle kendi aramızda şöyle anlaştık: Peşimizden gelen bir kamyonu durduralım. Mazıları kamyona yükleyelim. Sıçanlı Beli’ne dek götürtelim. ‘İyi düşünce. Kamyona binmek de güzel olur!’ Bu sevinçle hem gitmekte hem de ‘Kamyon geliyor mu?’ diye sık sık geriye dönüp bakmaktaydık.
‘Aha geldi aha gelecek,’ derken Özer köyünün çıkışındaki mezarlığa vardık.
Orada bir kamyon geldi, bize yetişti. Öyle iki elimizi de yukarı kaldırıp coşkuyla, abartılı sallayıp durunca, durdu şoför. Camı açıktı. Ne var gibisinden bize şöyle bir baktı. Ben de şoföre eşeğin üzerindeki mazıları göstererek, “Abi şu bizim mazıları Sıçanlı Beli'ne dek götürebilir misin?” dedim. Şoför sevimli biri, bizi kırmadı. “Ne demek gençler. Tabi ki götürürüm. Atın haydi,’’ dedi. 
Ali’yle tuttuk, mazıları bir çırpıda kum yüklü dampere attık. Atmamızla ben kamyonun şoför mahalline koştum, atladım bindim. Oraya kuruldum. Ali de kendinden beklenmedik bir çeviklikle kamyonun damperine atladı, kumların üstüne oturdu. Şoföre baktım, ‘Oldu. Artık gidebiliriz,’ demek istemiştim. Şoförse bekledi, kamyonu sürmedi. Yüzünde bir gülümseme vardı. Biraz şaşırdım, ‘Ne oldu ki? Ne var, niye gülüyor ki?’
Şoför çok bekletmedi, yolun kıyısında duran eşekleri gösterdi, “Sizin bu eşekleri kim getirecek gençler?’’ dedi. Orasını düşünememiştik. Eşekleri unutmuşuz. Ben tez davrandım. Camdan damperde kumlar üstüne kurulmuş Ali’ye bağırdım, “Ali, in aşağı. Eşekleri sen getir.”
Ali dinler mi? “Yok,” dedi, “Niye ben getirecekmişim? Sen in. Sen getir.”
‘Yok sen, yok ben,’ bir süre birbirimize inatlaştık.
Şoför baktı iş uzayacak, “Haydi bir karar verin artık. Benim işim gücüm var. Sizi bekleyemem ki,” diye araya girdi.
Ben bunun üzerine camdan uzandım. Kararlı bir sesle Ali’ye dedim ki, “Benim eşek zaten kötü. Kalırsa kalsın.”
Bunu dememle birlikte Ali aşağı atladı, eşeklere doğru yürüdü. 
Şoför vites takıp gaz verirken, başımı camdan uzattım Ali’ye döndüm, seslendim, “Hadi bakalım aslanım, eşekleri iyi sür, tez gel. Ben seni Sıçanlıca’nın Bel’de bekliyorum.” Ali’ye “Aslanım,” derdik. İriydi, diriydi, aslan gibiydi.
Ali duysa da duymazlıkta geldi, kızgın, bozgun bir yüzle bana bakıyordu. O ara kamyon büyük bir homurtuyla kalktı. Uzaklaşırken yan aynadan baktım. Ali kendi eşeğine binmiş, benimkini de önüne katmış, koşturarak geliyordu. Öyle miydi, bana mı öyle geldi bilemiyorum da, burnundan soluyordu.
Şoför, “Yaman çocukmuşsun. Nereden aklına geldi de ‘Benim eşek kalırsa kalsın,’ dedin. Arkadaşının elini kolunu bir çırpıda bağladın,” diyerek durum karşısında tepkisini dile getirdi. Sanırım Merzifonluydu, belleğimde öyle kalmış. Bir süre ondan bundan konuştuk. 
Çok geçmeden Sıçanlı Beli’ne geldik. Orada indim. Kamyonun damperine çıkıp, mazıları indirdim. Sonra da yolun kıyısına koydum. Heybeyi de aldım omuzuma attım. Şoföre, “Sağ olasın. Bu bize güzel bir iyilik oldu. Yolun açık olsun,” dedim. Şoförde elini kaldırdı, başını salladı. Ben de kapısını kapattım, ona el salladım. Kamyon yine bir homurtuyla yekindi, geçti gitti.
Heybe sırtımda yolun kıyısındaki bir çam ağacına doğru yürüdüm, vardım gölgesine oturdum. Oyalanmak için gazeteyi açtım okumaya başladım. Daha bir saat geçmemişti. Sesler duydum. Döndüm, kulak verdim. Bildim, Ali’ydi, sürekli, “Yüksel, Yüksel, Yüksel,” diye çağırıyor, geldiğini duyuruyordu. 
Yanıma iyice yaklaşana dek seslenmedim. Sonunda eşeğiyle birlikte göründü. Ben de, “Devesini yitirmiş Arap gibi ne bağırıyorsun la?” dedim. Onunla bir de böyle dalga geçiyordum.
EŞEK ŞAKASI
O an ayırt edemedim, ancak Ali, “Yüksel senin eşek yolun üstüne yattı, kalkamıyor, ölüyor mu ne!” der demez anladım. Bizim eşek yoktu. Ali kendi eşeğiyle gelmiş karşımda duruyordu. Ali bir de öyle deyince elim ayağım sapır sapır dökülmeye başladı. Kaygıyla, “Hani nerede, nasıl olur, nasıl ölür?” dedim sesli sesli.
“Aha,” dedi, “aşağıda yokuşun başında!” 
Yerimden yekindim. Bir koşuda yokuşun başına geldim. Doğruymuş, eşek orada. Bacakları yokuşun dikine gelecek biçimde yatmış debelenip duruyor. Bir türlü kalkamıyor. Ben, ‘Ne olmuş buna, nasıl olur? Gerçekten ölüyor mu?’ korkusuyla bakıp duruyorum. Elim ayağıma dolaşmış, bir şey de yapamıyorum.
O an kahkahalar duydum. Dönüp baktım. Ali ardım sıra gelmiş, kendini yere atmış, gülmekten yatıp yuvarlanıyor. Anladım doğal olarak. Nasıl düşünmüşse, eşeği oraya öyle bir yatırmış ki, eşek ne yapsa dönemiyor da, kalkamıyor da. Bana böyle ederek benim ona yaptığımın acısını çıkarmak istemiş, anlayacağınız. Çıkardı da. O korku yetti de arttı bile.
Artık vardım eşeğin kulaklarından tuttum, onu ayakları aşağı gelecek biçimde çevirdim. Hayvan silkindi kalktı. Onu önümüze kattık, Ali’nin eşeğini de aldık, sürdük. 
Durup Ali’yi beklediğim yerden Yoğurtyurdu yaylasının yolu ayrılır. Bizim yola gitmeyen o sıracalı eşek o yolu görünce bir tırısa kalktı ki, nasıl. Zonguldayarak yaylaya doğru kaçıp gitti. 
O ara Ali de, “Benim eşek pek usludur, gördün müü!” diye çektirerek eşeğini övmeye başladı. Ne diyebilirdim ki? Bizim eşek de öyle edince… Övünmelerini yutkunarak dinledim. İçin için bizim eşeğe kızdım. Yine de, ‘Neyse, gitsin bakalım varacağı yer yayla,’ dedim içimden.
Ali’yle vardık çamın gölgesine oturduk. Maden’den aldığımız yiyecekleri çıkardık, önümüze koyduk. Onları da güzelce yedik. Bir süre dinlendik. Sonra da kalktık. Mazıları Ali’nin kır eşeğine yükledik. 
İkindi üzeriydi, yaylaya geldik. Düşündüğüm gibi olmuştu. Bizim eşek yaylaya gelmiş, evin avlusundaydı. Mazıları bizim evin avlusuna indirdik. Yine koşarak yaylanın alanına oynamaya gittik. Arkadaşlarla özdeki gölde çimdik. Bahardan kalma mayıs çiçeklerinin arasında, çayırlarda koştuk, oynadık. Akşam doğru karnımız acıktı da eve geldik, yoksa oyuna doyum olmuyordu.
Anam süt aşı pişirmiş. Yanında da çökelikli dürüm var. Sütlü aşa çaldık kaşığı, çökelikli dürümü sokum sokum soktuk ağzımıza. Severek, gülüşerek yedik, ne var ne yok sildik süpürdük.
Artık gitmeliydik. Bizim eşeği orada bıraktık. Mazıları yine Ali’nin eşeğine yükledik. Karanlıkta yola çıktık. Gökyüzü dupduru, ay ışığı şakır şakır şakıyordu. Biz de konuşarak, gülüşerek göğün altından geçtik gittik.
ZİYARBEKİR ELMALARI
Sanırım gece yarısıydı, Kayalar’a geldik. Temir Eci’min bahçesinin dengindeydik.
Ali, “Temirgilin bahçesinden elma yolalım,” dedi. Oradan geçerken, bir de ora ıpıssızken elmaları düşünmüş olmalı.
“Boş ver. Bu saatte ne elması? Kaldı ki uyku gözümüzden akıyor. Yarın da erken kalkıp öküzleri gütmeye gideceğiz,” dediysem de, söz dinletemedim. 
Diretip durdu, “İçim çekti. Gidelim, yolalım. Ziyarbekir elması bu. Şimdiye yetmişler, sapsarı olmuşlardır. Sert sulu, hıyır hıyır. Yemesi nasıl da tatlı olur. Gidelim, gidelim yolalım. Çok sürmez. Kimse de yok. Kim duyacak da, kim bilecek!”
Başka yolu yoktu. “Olsun bakalım,’ dedim, “oldu olacak, bir de elma yolalım.”
Ardından, “Yalnız, eşeği bağlayalım da öyle gidelim. Ne olur ne olmaz. Eşek bu, ne yapacağı belli olmaz. Sonra bir şey ne olur da. Gecenin bir yarısı, daha çok uğraşırız,” dedim.
Eşeğini yine övmeye başladı, ona toz kondurmuyor. “Yok, gerekmez,” dedi. Benim eşek uslu eşektir. Bıraktığım yerde kalır, beni bekler. Bir yere gitmez.”
Benim, bunu üzerine bir şey dememi beklemeden atıldı, indi, özden öte geçeye atladı. Ben de ardı sıra sündüm.
Vardık, bahçeye girdik. Elma ağacını bulduk. Gövdesine sarıldık, çabucak tırmandık çıktık. Dallarda gezinerek elimize ne geçerse elmaları yolduk yolduk koynumuza doldurduk. Sonra indik, yeniden eşeği bıraktığımız yere döndük.