Birkaç gündür Ankara’daydım. Öğle üzeriydi. İşlerimi bitirdim. O yüzden durma gereği duymuyorsun. Bir an önce yola çıkmak, birkaç gün için bile özlemini dağlar gibi ettiğin sevdiklerine, sevdiğin şeylere kavuşmak istiyorsun.  
Düşünüp öyle yola çıkıyorsun doğal olarak: ‘Akşam üzeri Sarıkaya’ya varırım. Dolmuş ne kalmaz da… Belli mi olur. Onlar olmazsa kesin kamyonlardan biri olur. Köyüne dönmekte olan sürücülerden birini bulurum, yanına otururum. Artık beni nereye dek götürürse… Yok o da olmadı, bir taksi tutarım. Ne olursa olsun akşam karanlığına köye varırım. Yoksa burada bir gün daha bekle… Kalamam, duramam; dayanamam, katlanamam.’ Bütün hesapları yaptığını, ayrıntıları düşündüğünü sanıyorsun. ‘Yolcunun işi belli olmaz,’ sözü usuna gelse de ‘Bunu eskiden söylemişler, o eskidendi,’ diyorsun. 
Atladım otobüse, düştük yola. Otobüs yolda oyalandı ya, yine de iyi gittik. Yatsıya doğruydu Sarıkaya’ya geldik. İndim, doğruca bizim köy yönüne giden dolmuşların kalktığı duraklara yürüdüm.  
Yok, dolmuşa benzer bir araç görünmüyor. Gitmişler. Bunu bekliyordum, dolmuşlar o geç saatlere dek pek beklemezler. Doğal olarak diğer olasılıklar üzerine eğildim, aranmaya başladım. 
Demeyi unutmadım, arada bir yere sıkıştıracaktım. Burası olsun. 1980’li yılların başıydı, 12 Eylül darbesinin sıkıyönetim günleri… Ortalık sıkıydı. 
Ne diyordum, ha! Orada beklemekte sağa sola bakınıp durmaktaydım. Çok geçmemişti. Bir Man kamyon homur homur ederek çıktı geldi, köşede bir yere durdu. Ben bakıyorum. İçeriden biri indi. Özenle kapıları kilitledi, anahtarı cebine attı. Yürüdü, bende yana geliyordu. Ben de ona yöneldim. Birbirimize yaklaştığımızda tanıdım. Kaplancı’lı Asım Kâ’nın oğlu Hamdi’ydi o. 
Ben daha bir şey demeden, “Bag sen, bu saatte burada nörüyon?” dedi.
“Ankara’dan geldim. Köye gideceğim de bir arabaya bakıyorum.”  
“Ne arabası, bu saatte araba mı olur?”  
Doğal olarak sustum. Başka diyecekleri vardı, onu bekledim.  
“Ben,” dedi “gedecaam. Biraz bekle de birlikte gidek. Ayrıca Acadam’da işim var, oraya da çıkacaam. Seni oraya bıragırım. Yolun gısalmış olur. Oradan yörür giden.” 
“İyi öyleyse,” dedim sevincimi belli ederek. “Bu iyi oldu. Birlikte gideriz.” İşlerim umduğum gibi yolunda gidiyordu. Az kalmıştı, bu uzun yolculuk bitecek, köye varacaktım. ‘Varınca da ne varsa bir güzel karnımı doyururum. Daha uyumamışlarsa çocuklarla gülüşür eğlenirim. Sonra da güzel bir uyku... Köyün sessizliğinde uyumak gibi var mı. Ertesi gün de dipdinç ayakta olurum.’ Böyle tatlı düşler kurmakta, bir an önce yola çıkmak için ivmekteydim.   
Hamdi’ye baktım. Oysa o, o an binip gidecek gibi görünmüyordu. ‘Ne bekliyoruz, gidelim öyleyse,’ diyecektim ki başıyla göstererek kendi dedi. “Aha şuraya girip çıkacaam. Kim var kim yog bir bagıyım. Sen bekle. Çabucak dönerim.’   
Benim bir şey dememi beklemedi, yüzünü oraya döndürdü, çekti gitti. Benim bakışlarım altında ilerideki binanın bodrumundaki Bodrum’a indi. O günlerde ünlü bir yerdi ora; yerler, içerler, alem yaparlardı.  
Ne yapabilirdim ki... Bekleyecektim. Kamyon onun. Keyif de onun, canı ne zaman isterse o zaman gider. Bu ‘çabucak gidiş geliş’ Bodrum’a olacağından ‘Bir çay içme sürem var,’ diye düşündüm. ‘Oraya girince ‘kim var kim yok’lardan bir iki tanıdık kesin çıkar, ona takılırlar. O da bir süre onlara takılır, kolay kolay oradan çıkamaz.’  
Kahvenin pencere kıyısına oturdum, çayımı söyledim. Hamdi’nin Man kamyonu karşımda. Hamdi çıkıp gelir de kamyonuna doğru yürürse kolayca göreceğim, kalkıp yanına varacağım, ben de yanına bineceğim, köye gideceğiz. 
Çayımı yavaş yavaş içtim. Son yudumu da aldıktan sonra kamyona doğru baktım. Bir kıpırtı yok, Hamdi görünmüyordu. Parasını ödeyip dışarı çıktım. Bir süre oyalandım. Ayaklarımı sürükleye sürükleye vardım. Basamaklardan aşağı indim. Sesler kulağıma gelmeye başladı. Pencereden şöyle bir baktım. Masalar dolmuş, içkiler açılmış. Sigaralar tellendiriliyor. Hamdi ileride bir masaya oturtmuşlar. Elinde de bir bardak rakı. ‘Verince kıramamış olmalı, onu içip şimdi çıkar,’ diye düşündüm. Oraya girmedim. Girmem de. Alışık değilim ki… Birini sormak için girmeyi bile girmeden saydığım için yapmıyorum bunu. Geri merdivenleri çıktım. Kahveye girdim, yine önceki oturduğum yere kuruldum. Bir çay daha söyledim. ‘Bekleyelim bakalım, ne olacak.’ 
Artık kaç bardak çay içtim anımsamıyorum. Bekle ha bekle. Beklerim ki Hamdi gelecek. Yok gelmedi. Epey geç olmuş ki kahvecinin sesi duyuldu. “Saat 11.00 artık kapatıyoruz.” Baktım benle birlikte birkaç kişi kalmış. Onlar toparlandı, ben de kalktım. Dışarı çıktık. Onlar evlerine gittiler, bense orada kalakaldım. İşin bu yanını unutmuşum. ‘Nasıl olsa kamyon orada duruyor, Hamdi nasıl olsa gelecek, kamyona bineceğiz köye gideceğiz,’ düşüncesine öyle kapılmışım ki… ‘Doğru ya, yasaklar başlıyor. Her yer kapanıyor. Taksiciler bile evlerine gidiyor. Oteller de kapısını kapatıyor. Açık tutsa ne olacak, yasak saatte nasıl müşteri gelsin.’ Beni aldı bir kara düşünce.  
Kamyona doğru yürüdüm, biraz bekledim. Yok, gelen giden yoktu. Kamyon gözümün önünde kalacak biçimde oralarda biraz dolaştım. Geri kamyonun yanına geldim. Sanki ben gelince Hamdi beni görecek de gelecek. Yok, ne gezer. Hamdi ortalarda yok, gelmedi.  
Artık yönümü Bodrum’a döndürdüm. Gürültü, patırtı dışarı taşıyor. Yaklaştım, basamaklardan aşağı indim, yine içeri bir baktım. Ora duman altı olmuş, göz gözü görmüyor. Bir cümbüş, bir curcuna… Dansöz ortada dönüyor dolanıyor, elindeki ziller şakır şukur ediyor… Eğlence bol, içerdekiler sarhoşluğun da eğlencenin de doruklarında. Hamdi’nin oturduğu yere baktım. Daha orada oturuyor. Artık kaç bardak içmişse küfelik olmuş. Naralar atıyor, dansöze bardağını kaldırıyor, kocaman bir yudum çekiyor, yeniden tempo tutuyor. 
İçimden, ne var ne yok sövmeye başladım. “Kahveleri kapat, dükkanları kapat, otelleri kapat, taksicileri evlerine gönder; Bodrum dursun. Oraya gelince göz yum. Onlar yesin, içsin, eğelensinler. Sizin de sıkıyönetiminizin de bilmem ne yönetiminizin de …”  
Bekleyeceğim başka yolu yok. Oldu bir kez. Başka bir seçeneğim yok ki. Basamaklardan geri çekile çekile yukarı çıktım. Öyle, orada bir başıma oraları adımlamaya başladım, bir aşağı bir yukarı gidip geliyordum. Gözümse kamyonda. Karanlığa gözüm iyice alışmıştı. Tek tük sokak lambalarının ölgün ışığında güçlükle görebiliyordum. Hamdi’nin öyle sarhoş olmasına karşın yine de umudum vardı. ‘Bunu ilk kez yapmıyordur kesin. Sayısız kez böyle etmiş, sonra da o kafayla atlamış kamyona köye gitmiştir. Şimdi de öyle olacak,’ diye düşünüyordum.