Yeşil tepeler var oldukça yanacak odun olacaktır. Peki insanlığın içindeki ateşi kim yakacak?
İnsanlık hiç bu kadar bilgiye sahip olmadı.
Ama hiç bu kadar bilgisiz görünür hâle de gelmedi.
Hiç bu kadar iletişim kurmadı.
Ama hiç bu kadar yalnızlaşmadı.
Hiç bu kadar konuşmadı.
Ama hiç bu kadar hakikatten uzaklaşmadı.
Ve belki de tarihin en büyük ironilerinden biriyle karşı karşıyayız:
İnsan, kendi özgürlüğünü artırmak için yaptığı teknolojinin önünde diz çökmeye başladı.
Telefon elimizde.
Ama asıl soru şu:
Telefon kimin elinde?
EKRANIN ÖNÜNDE GEÇEN ÖMÜR
Sabah gözümüzü açar açmaz telefona uzanıyoruz.
Daha yüzümüzü yıkamadan bildirimlere bakıyoruz.
Bir haber…
Bir video…
Bir mesaj…
Bir görüntü…
Sonra bir başkası…
Derken dakikalar saatlere dönüşüyor.
İnsan yatağından kalkıyor fakat zihni daha güne başlamadan yüzlerce görüntünün içine atılmış oluyor.
Kendi düşüncesi oluşmadan başkasının düşüncesi zihnine yerleşiyor.
Kendi gündemini belirlemeden algoritmanın gündemine giriyor.
Kendi hayatını yaşamadan başkalarının hayatlarını seyrediyor.
Ve adına da “özgürlük” diyoruz.
Hayır.
Her seçim özgürlük değildir.
İnsana binlerce seçenek sunup onun dikkatini kontrol etmek de bir çeşit kuşatma olabilir.
Bugünün zincirleri demirden değildir.
Camdan yapılmıştır.
Ekran camından…
YENİ KÖLELİK
Eski çağların kölesinin zinciri ayağındaydı.
Bugünün insanının zinciri ise elindedir.
Üstelik zincirini kendi satın alıyor.
Kendi şarj ediyor.
Kendi cebinde taşıyor.
Kendi yatağının başucuna koyuyor.
Ve gece uyumadan önce son kez ona bakıyor.
Sabah uyanır uyanmaz yine ona uzanıyor.
Sonra bütün bunlara “modern hayat” diyoruz.
Modern insanın trajedisi belki de tam burada başlıyor:
Köle olduğunu fark etmeyen köle, özgür olduğunu zanneder.
Çünkü bugün insanın bedenini değil, dikkatini ele geçirmek daha değerlidir.
Dikkatini ele geçiren, zamanını ele geçirir.
Zamanını ele geçiren, alışkanlıklarını değiştirir.
Alışkanlıklarını değiştiren, davranışlarını yönlendirir.
Davranışlarını yönlendiren ise zamanla insanın dünyasını şekillendirir.
İşte asıl mücadele burada başlamaktadır.
İNSANLIĞIN ÇÜRÜMESİ
Bir toplum yalnızca savaşlarla çürümez.
Bazen sessizce çürür.
Aynı sofrada oturan insanların birbirleriyle konuşmamasıyla…
Anne babanın çocuğuna ayıracağı zamanı ekrana bırakmasıyla…
Çocuğun oyun oynamak yerine saatlerce görüntü tüketmesiyle…
Kitabın yerini kısa videoların almasıyla…
Derin düşüncenin yerini birkaç saniyelik görüntülerin almasıyla…
İnsanın sabrını kaybetmesiyle…
Sessizliğe tahammül edememesiyle…
Ve en kötüsü:
Kendi zihninde yalnız kalamamasıyla.
Çünkü düşünmek için insanın bazen susması gerekir.
Fakat çağımız insana susmayı unutturuyor.
Boş kalan her saniye dolduruluyor.
Asansörde telefon…
Otobüste telefon…
Yemekte telefon…
Yatakta telefon…
Sohbette telefon…
Beklerken telefon…
Yürürken telefon…
Hatta bazen insan, yanında oturan insanın yüzüne bakmak yerine dünyanın öbür ucundaki bir yabancının görüntüsüne bakıyor.
Sonra da “insanlar neden birbirinden uzaklaştı?” diye soruyoruz.
İLİM SAHİPLERİNE HER ZAMANKİNDEN FAZLA İHTİYAÇ VAR
İşte tam burada ilim sahibi insanların sorumluluğu başlıyor.
Çünkü bugün insanlığın en büyük ihtiyacı daha fazla bilgi değildir.
Daha fazla hikmete ihtiyacı vardır.
Her şeyi bilen fakat neye inanacağını bilmeyen insan…
Her yere ulaşabilen fakat kendine ulaşamayan insan…
Dünyanın bütün görüntülerini gören fakat kendi ruhunu göremeyen insan…
Bize çağımızın gerçek krizini göstermektedir.
Âlimin görevi yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Âlim, insanın elinden telefonu almak için değil; insanın iradesini yeniden eline vermek için konuşmalıdır.
“Dur!” diyebilmelidir.
“Her gördüğüne inanma.”
“Her duyduğunu paylaşma.”
“Her istediğini tüketme.”
“Her çağrıya cevap verme.”
“Her görüntünün peşinden gitme.”
“Zihnini kiraya verme.”
Çünkü insanın zihni, başıboş bırakılacak bir alan değildir.
YEŞİL TEPELER VE YANAN ODUN
“Yeşil tepeler var oldukça yanacak odun olacaktır.”
Bu sözün bugün bize söylediği başka bir hakikat daha var:
Hayat devam ettiği sürece umut da devam edecektir.
Yeşil tepeler hâlâ var.
İlim sahibi insanlar hâlâ var.
Kitaplar hâlâ var.
Hakikatin peşinden giden insanlar hâlâ var.
Fakat mesele şudur:
Biz hangi ateşin etrafında toplanacağız?
Ekranın mavi ışığında mı?
Yoksa ilmin, irfanın ve hakikatin ışığında mı?
Çünkü ekran ışığı insanı uzun süre oyalayabilir.
Ama yol göstermez.
Bildirimler insanı meşgul edebilir.
Ama anlam vermez.
Algoritmalar bize ne izleyeceğimizi söyleyebilir.
Ama neden yaşadığımızı söyleyemez.
Bunu ancak ilim, irfan ve vicdan söyleyebilir.
SON SÖZ
Bugün insanlığın önündeki en büyük tehlike makinelerin gelişmesi değildir.
İnsanın makineleşmesidir.
Düşünmeyen…
Sorgulamayan…
Okumayan…
Beklemeyen…
Sabretmeyen…
Derinleşmeyen…
Sürekli tüketen…
Sürekli izleyen…
Sürekli kaydıran…
Ve sonunda kendi hayatının seyircisi hâline gelen insan…
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü bir gün insan elindeki ekranı kapattığında, karşısında kendi hayatını bulamayabilir.
O gün soracağı soru çok ağır olacaktır:
“Ben bütün bu yıllar boyunca neyi izledim?”
Belki de daha önemlisi:
“Ben ne zaman yaşamayı bıraktım?”
Yeşil tepeler var oldukça yanacak odun olacaktır.
Fakat insanlığın ateşi yalnızca odunla yanmaz.
O ateşi yakacak olan;
ilimdir,
irfandır,
vicdandır,
ahlaktır
ve her şeyden önce insanın kendi iradesidir.
Bugün ekranı kapatıp biraz sessiz kalalım.
Çünkü belki de insanlığın kurtuluşu, yeni bir şey görmekte değil;
nihayet kendimizi görmeye başlamaktadır.