Ulvi Kâ,
Senin bilgin olup olmadığını bilemediğimden böyle ettim. Yazdım. Bilgin varsa bunları yazılmamış say, yırt at. Bilgin yoksa, bunları bilmen gerekiyor. Okuyunca neden yazdığımı anlarsın.
Önce selam eder hal hatırını sorarım. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı Cenabi Allah’tan dilerim. Beni sorarsan hamdolsun iyiyim. Yaramaz bir durum yok elhamdülillah.
Senin oğlan bir seklem buğdayla değirmene geldi. Selamını aldım. Sağ ol.
Ondan önce bir nöbetçinin ununu öğütüyordum. O yüzden bir bir buçuk saat beklemesi gerekti.
O oturup beklerken ben değirmenin altında akan suya gittim. Abdestimi aldım. Oradaki çayırlıkta da namaza durdum. Bilirsin Kıble’ye yönelince sırtın değirmene dönük olur.
Çok sürmedi, namazı bitirdim. Kalktım, yürüyüp değirmenin içine girdim.
Nöbetçi unluğun başında, öne biriken unları çekmekteydi. Çevreme bakındım, Hasan Hüseyin’i aradım. Yoktu. Nöbetçiye döndüm, “Hasan Hüseyin nerede, bir yere mi gitti?” diye sordum.
“Ben değirmen çöreği yapıyordum. O da buralardaydı. Birden gözden yitti. Dışarı çıkmıştır,” dedi.
Dışarı çıktım, sağa sola baktım. Yok, görünmüyordu.
Arkadaki bahçemizi bilirsin. Güzel yerdir. ‘Oraya gitmiş olmasın?’ diye düşündüm. Oraya gidip bakacaktım ki, birden gözlerim değirmenin önündeki çayırlığa takıldı. Orada örke bağlı yayılmakta olan eşek de yoktu.
‘Usanmıştır. Eşekle çevreyi dolaşmaya çıkmıştır,’ diye düşündüm. Daha bir saati vardı. ‘Birazdan gelir.’
Geri içeri girdim. Ocağın yanındaki sekiye doğru yürüdüm. Biraz oturup değirmenin sesini dinleyecek, bakacak, yapılması gereken bir şey olursa ayarlayacaktım. Ancak yılların değirmencisiyim. Bir yandan da yaşadıklarım, gördüklerim beni dürtüyordu. Gelmiş içime bir kuşku çöreklenmişti. Edemedim kalktım, direğe dayalı sizin buğday dolu seklemin yanına gittim. Eğildim. Dışarıdan da belliydi. Ben yine de İpini çözdüm açtım, içine baktım.
Acı acı güldüğümü söylemeliyim. Seklem esilmişti. Anlayacağın o güzelim yunmuş köz gibi çalıbasan buğdaydan yaklaşık bir buçuk şinik almış götürmüş. Gerisini sen düşün. Bizim köyde Sıddık Hoca’nın dükkanı var. Oraya gitmiştir.
Bir süre geçti. Un öğütmekte olan nöbetçinin sepetteki buğdayının bitmesine az kalmıştı. Bense senin oğlanın geleceği yolu ara sıra gözlüyordum. Bilmiştim. Sigara almaya gitmiş. Bir de ileriden eşeğin üzerinde geldi. Sigara da ağzında. Tüttürüyor ha tüttürüyor.
Beni görünce sigarasını ‘çaktırmadan’ yere attı. Benim onu görmediğimi sandı. Yanıma gelince de ben sormadan, “Emmi, eşeği aldım şöyle bir dolaştım. Hisarbey’e gittim. Gezdim geldim,” dedi.
İçeri girdik. Biraz oturduk bekledik. Artık çakıldak silkeleyerek sepetteki son buğdayları taşın boğazına aşağı indirmekteydi.
Taşın altında kalan son buğdaylar da öğütülüp bitiyordu ki, şiniği aldım sizin seklemden buğday doldurarak oğluna verdim. “Ben başımı sallayınca, buğdayı sepete dökersin,” dedim.
Bir önceki nöbetçi son öğütülen ununu alınca da öyle ettim. Sizin buğdayın tümünü de sepete döktük, unu öğütmeye başladık. Yanlış anlama, bunu da demem gerek. Sizin seklem böyle esilince yarım şinik olan öğütme hakını almadım. Onu alsam ununuz daha da eksilecekti.
Senin oğlan unluğun başında un deşerken ben de dışarı çıktım. Değirmenin ardında ağaçların gölgeliğine oturdum. Önceden cebime koyduğum kağıdı kalemi çıkardım, bunları yazdım.
Bir iki saat içinde sizin unu da öğüttük. Unu sekleme koyduk. Ben seklemin ağzını bağlarken senin oğlan eşeği getirmeye gitti. Ben de bu yazdığım kağıdı iyice dürüp seklemin ağzına unun içine bastım. Dileğim bu kağıdın eline geçmesi, bunları okumandır.
Eşek gelince de senin oğlanla el tuttuk, kaldırdık seklemi eşeğin üstüne attık. Sonra da onu uğurladım. Anlayacağın olan bu.
Bunları neden yazdığıma gelince:
Senin oğlana sormak içimden geçse de sormadım. Senin bilgin olabilir, diye düşündüm. Şimdi sorsam utanır, sıkılır. Sonra belli mi olur, ‘Babam biliyor, sen ne karışıyorsun?’ der.
Hasan Hüseyin bunları bilgin dışında yapmışsa, bunu sana söyler mi, bilemem. Söylemişse bu da iyi bir şey. ‘Onu bağışla,’ derim. Ancak anlatmazsa, senin usuna kötü şeyler gelebilir. Giden buğday çok, gelen un az olduğu için benim haksız yere hak aldığım yargısına varırsın. Biliyorum bunu benden ummazsın. Ancak olan ortada. Seklem gözünün önünde olduğu için başın karışabilir. ‘Kim bilir, olabilir. Kişioğlu çiğ süt emmiş,” diye de düşünebilirsin. Benim için böyle düşünmeni istemem. Sen beni nasıl biliyorsan öyleyim.
Durum bu. Bilgilerine.
Selam eder, gözlerinden öperim.
Hisarbeyli kadim arkadaşın Eyüp.*
*
Akkadın’la Pembe orada bekleyip kağıtta ne yazdığını duymak isteseler de, o sessiz okumuş, onlara bir şey duyurmamıştır.
Kağıdı okuyup bitirdikten sonra eğirip çevirmeye başlar. Bir süre düşünür. Ancak çok düşünür. Başını sağa sola sallar, ‘Bak sen şu işe!’ der gibi eder. Ara sıra da bir iç çeker. Burnundan derin derin soluk alır verir.
Sonra da kızı Pembe’ye seslenir: “Git, bul. Hasan Hüseyin’e söyle, buraya, yanıma gelsin.” Sesi serttir, katıdır. Buyruğu yerine getirmek için Pembe atılır, koşar adım avludan çıkar. Yandaki bahçelerine girer. İlerideki armut ağacının altı duman altı olmuştur. Bir solukta oraya varır.
“Abi abi,” diye seslenir. “Babama ivedi olarak seni çağırıyor. Çabuk ol.”
Böyle keyifli keyifli sigara içerken araya giren sese bozulsa da, buyruk büyük yerden. “Geliyorum,” der. Elindeki sigaradan derin derin birkaç fırt daha çeker. Yerdeki Yenice paketini döşüne yerleştirir. Çağırıp geri dönen Pembe’nin ardı sıra koşar adım yürür, varır avludan girer, babasının karşısına çıkar.
Ulvi Kâ sert sert bakmaktadır. Bir şeyler var, bir şeyler olmuştur da, nedir, anlayamaz Hasan Hüseyin. Babasının elinde bir kağıt vardır; eli de kağıt da titremektedir.
‘O kağıt ne ise? Onda ne yazıyorsa? Babam neden öyle kızmış ki?’ sorularıyla boğuşmaya başlar. Bir yandan da bir iç sıkıntısı... Anlayamadığı, ancak sezip daha çözemediği bir sıkıntı girer içine. Babasının elinde meşe ağacından yapılma ala bir değnek vardır.
Ulvi Kâ elindeki kağıdı ona uzatır. “Şunu al sesli sesli oku. Bir duyalım bakalım burada ne yazıyor,” der.
Akkadın’la Pembe de yana çekilip dururlar. Sonunda o kağıtta ne yazdığını, sonra da neler olduğunu duyacakları için sevinmektedirler. Kulaklarını dört açıp beklemeye başlarlar.
Hasan Hüseyin kağıdı alır. Şöyle bir göz gezdirir gezdirmez yüzü kızarmaya başlar. Gözleriyle kağıttaki yazılanları süzerken kendi de süzülmektedir. Yutkunmaktadır. Bir türlü okumaya başlayamaz.
Ulvi Kâ kükrer, “Okusana! Sana diyorum. Kağıtta ne yazdığını oku. Bekliyorum. Sesini neyi kısma. İyi oku ha!’
Hasan Hüseyin okuyacak gibi eder. Evelemeye gevelemeye başlar. Ne dediği anlaşılmaz. Kendi kendine bıdıl bıdıl konuşur. Başına gelecekleri biliyor olsa gerek ki, anlaşılmaz sözler mırıldanır, yalvar yakar sesler çıkarır.
Ulvi Kâ elindeki değneği yukarı kaldırır, keskenir. “Oku diyorum sana. Çabuk. O kağıtta ne yazıyor okuyacaksın!”
Kalın değneğin inmek için bekleyişi Hasan Hüseyin’i daha da bir kötü sıkıştırır.
Artık konuşur. “Söktüremiyorum ki ağam, söktüremiyorum ki!” Sesiyse gırtlağından sökülüp gelmektedir. “Söktüremiyorum ki ağam, söktüremiyorum ki!”
Baba, “Söktüremezsin ha! Beş yıl okula git. Şimdi de, ‘Söktüremiyorum,’ de. İşine gelmedi değil mi? Şimdi ben senin dişini sökeyim de gör!” diyerek onun üzerine yürür.
O ala değneği kaldırıp kaldırıp Hasan Hüseyin’in sırtına indirmeye başlar. Bir yandan vurmakta bir yandan da öfkeli öfkleli sokranmaktadır.
“Söktüremezsin ha, söktüremezsin ha!”
* Buradaki yazı mektupta yazılanlardan çok onların ne anladığıdır.
KİMİ SÖZCÜKLERİN, DEYİMLERİN ANLAMI
Birine yan bakmak: Kızarak bakmak
Çalıbasan: Kara iklimi koşullarında iyi yetişen bir buğday türü.
İteğa: Sözlükte ‘iteği’olarak geçiyor. Üzerine un elenen çul.
Sokranmak: Söylenmek, homurdanmak.