1970 başları, aylardan haziran. Erbek köyündeyiz. Avlunun birinde bir yoğunluk var. Evlerinde un bittiği için Ulvi Kâ, oğlunu un öğütmeye göndermektedir.
On şinik buğday doldurdukları bir seklemi eşeğin üzerine atarlar. Oğluna, “Git bunu Hisarbeyli Eyüp Kâ’nın değirmeninde öğüt gel. Değirmende Adil Çavuş varsa, ona öğütürsün,” der.
Oğul yola çıkar. Kargadalı’ndan geçip Yazı’nın ortasındaki kestirme yola düşer. Oradan yürüyüp Akçadam köyünün altına gelir. Ondan sonrası Ekiççe’dir. Orayı da eşeğiyle sürer geçer. İleride Yanık Mektep’in yanından Dere yoluna sapar. İki iki buçuk saat sonra Yoğurtyurdu Boğazı’nın girişindeki değirmene ulaşır. Değirmende Eyüp Kâ vardır.
Eyüp Kâ onu tanır. Daha önce değirmene un öğütmeye gelen Erbekli, arkadaşı Ulvi Kâ’nın oğludur. Ulvi Kâ’yı iyi bilmekte, ona çok değer vermektedir. Seklemi eşekten indirir bir direğe dayarlar.
Eyüp Kâ, “Sırada şu arkadaş var. Onun unu bitsin seninkini öğütürüz. Bir bir buçuk saat sürmez,” der. “Kaygılanma. Akşam karanlığına kalmazsın,” diye de ekler.
Ocağın başındaki sekiye otururlar.
Eyüp Kâ, “Ne var ne yok. Baban nasıl, iyi mi?” diye sorarak konuşmaya başlar.
“İyiyiz; iyilik, güzellik. Babam da iyi. Selamı var,” der oğul. Biraz daha konuşurlar. Sonra da işlerine güçlerine bakarlar.
*
Öyle de olur. Bir, bir buçuk saat içinde sıra Hasan Hüseyin’e gelir. Onun ununu da bir iki saat içinde öğütürler. Seklemine doldururlar. Eyüp Kâ seklemin ağzını güzelce büzer, sıkıca bağlar. Sonra da elleşirler, seklemi tutup kaldırırlar. Eşeğin üzerine atarlar.
Eyüp Kâ, “Babana benden çook çok selam söyle der.” Hasan Hüseyin’i yollar. Hasan Hüseyin yola düşer, ilerideki Hocagillerin bahçenin kıyısından geçip eşeğiyle gözden yiter.
Sonrada elini döşüne uzatır. Bir paket Yenice çıkarır. Karton paketini düzgünce açar. İçinden bir sigara alır, kapatır, geri yerine kor. Kibritle sigarasını yakar. Fosur fosur içmeye başlar.
“Oh be!” der. Erbek’e daha çok var. Bir sürü sigara içerim.” Bir yandan da döş cebine koyduğu Yenice sigarasının paketlerine elini sürmekte, okşamaktadır. “Yakar yakar söndürürüm. Gel keyfim gel. Sigara bol. Bitmez,” diyerek keyiflenir de keyiflenir.
Öyle öyle, güle eğlene, sigarasını tüttüre tüttüre güzel güzel yol alır. İş böyleyken yolun bitmesini istemez.
Uzun olsa da yol biter, sonunda Erbek’e varır. Köyün tozlu yollarından geçer, seklem yüklü eşekle gelir avlularına girer.
Görünce koşarlar. Eşeği tandır damının yanına çekerler. Baba oğul bir olur, tutar seklemi indirirler. Yavaş yavaş içeri götürür duvara dayarlar.
Ulvi Kâ bakar. ‘Gözleriyle ne var ne yok?’ demektedir.
“İyi baba. Eyüp dayının sana selamı var. ‘Çokça selam götür,’” dedi.
Yalnız Ulvi Kâ biraz düşüncelidir. Başına bir şey takılmıştır. Kendi kendine, ‘Nasıl olur? Şimdiye değin böyle bir şey olmamıştı. Bu nasıl olmuş?’ diye söylenmekte, bunu anlayamamaktadır.
*
Ertesi gün olur. Gece boyu başını kurcalayan bu durum sürer. Bu işe şaşıp kalmıştır. Beklemediği ummadığı bir durumdur.
Oğlunu çağırır. Sorar.
“Eyüp Kâ başka ne dedi? Ne yaptı?”
“Bir şey demedi baba. Bana çok iyi davrandı. Unu öğütmeme yardım etti. Sekleme birlikte doldurduk. Ağzını bağladı, eşeğe yükledik. Beni gönderdi.”
“Değirmen nasıl. İyi işliyor muydu? Geleni gideni çok muydu? Sen değirmene vardığında nöbetçi var mıydı? Yoksa ilk sıra senin miydi?”
“Değirmen iyi baba. İşliyordu. Ben vardığımda birinin ununu öğütüyorlardı. Ondan sonra sıra bana geldi. Ben oradayken de bir iki kişi seklemleriyle kelete öğütmeye geldiler.”
“Yani değirmen bomboş değildi. Yeni açılmamıştı. Daha önce kelete öğütmeye gelenler olmuş, unlarını öğütmüşlerdi?”
Gözleriyle, ‘Ne çok soruyorsun baba!’ der gibi etse de diliyle onu demez.
“Öyle baba. Değirmen çoktan açılmış. Bir iki de olsa gelen giden olmuş.”
Oğul bakmaktadır, ‘Niye ki, ne var ki? Bunları bilip de ne yapacaksın? Gittim, unu öğüttüm geldim işte. Daha ne istiyorsun?’ diye başında geçen düşüncelerini gözleriyle, yüzüyle söylemeye çalışır. Bu durum onu tedirgin etmiştir.
Ulvi Kâ sormayı bırakır. Geri kendi düşüncelerine dalar. Hasan Hüseyin de, ‘Yapacak bir sürü işim var. Şu babam da...’ der gibi babasına yan yan bakarak çeker gider.
Oğlunun bu anlattıkları kara düşüncelerinin üstüne korum olmuştur. Oldukça içerlemekte, daha çok bozulmaktadır.
Kendi kendine söylenir durur: ‘Eyüp Kâ neden öyle yapmış ki? Hakı çok almış. On şiniğe yarım şinik hak alınır. Nasıl olur da böyle eder? Benim bildiğim Eyüp Kâ bırak almayı, gerekirse üstüne de verir. Birinin eli daralmasın. Kim olursa olsun değişmez. Kendi köyünden olsun, çevre köylerden olsun gelip, ‘Unumuz bitti. Buğdayımız da kalmadı,’ desin. Düşünmez bile, birkaç şinik un öğütür bir torbaya koyar verir. Eyüp Kâ böyle biriyken, neden bir şinik daha çok hak alsın. Bir şinik ne ki, onun için açgözlülük göstersin?”
Bu düşüncelerle bulanmış başı bir türlü durulmaz. İnanamasa da olan gözünün önündedir. Böyle olmuştur. Başka nasıl olsun. ‘Demek kişioğlu değişebiliyor. Değirmen hakı alırken de hak yiyebiliyor. Bir gün olur yolum düşerse sorarım. Bakalım ne diyecek? Yine de bir bildiği vardır. Bunu bana anlatır. Kim bilir dalgınlığına gelmiştir. Ben söyleyince anlar. ‘Yanlışlıkla, bilmeden,’ oldu der. Bu durumu düzeltmek için iki şinik un öğütür verir. Üzüntülerini bildirir.’
Böyle gel gitler içinde düşünerek sonunda yatışır. Kendi kendine, ‘Eh bekleyelim bakalım. O gün gelsin. Anlarız,’ der.
*
Bir sonraki gün evde ekmek bittiği için ekmek edeceklerdir. Ana Akkadın’la kızı Pembe seklemin başına varırlar. Bağını çözer içinden elekle un alırlar. Yere serdikleri iteğanın üstünde elemeye başlarlar.
Elerken unun elekte kalan kalınıyla birlikte bir kağıt parçası belirir.
Görür görmez başlarının içine, ‘O da ne öyle? Nereden çıktı bu? Bir kağıt parçası unun içinde ne arar?’ soruları doluşur. Bakışırlar. Pembe uzanır, kağıt parçasını alır bakar. Buruşturulup atılmış bir kağıt parçası değil, kirli de değil ki, ‘Değirmenin pisinden pasağındandır,’ desinler. Kağıt özenle dürülmüş unun içine konmuş.
Pembe, o katlanmış kağıdı açar. Bakar. Kağıdın üzerinde bir şeyler karalanmış. Ne yazıldığını bilemese de ne olduğunu bilir, anlar.
“Ana kııız! Yazı bu yazı,” der çığlık atarak. “Ağam da kağıt üzerine böyle şeyler karalar. Ondan biliyorum.”
Akkadın afallar. “Ne çok yazı o kız? Kim yazdıysa, ne çok yazmış. Baksana koca kağıdı doldurmuş!” der.
İşe bak sen! Hasan Hüseyin seklemle un öğütmeye gidiyor. Geliyor. Un dolu seklemi açıyorlar. İçinden bir kağıt çıkıyor! İkisinin de gözleri de kocaman kocaman olmuştur.
‘Ne gizemli bir iş bu! İçinde ne yazıyorsa?’
Pembe, “Ağama verelim,” der, “O okur, orada ne yazıyorsa söyler.”
Öyle ederler. Avluya çıkarlar. Ulvi Kâ ileride ağacın gölgesinde oturmaktadır. Düşünceler içindedir. Bu hak işini bütünüyle içinden atamamış, ‘On şinik buğday ne ki, buna bir buçuk şinik hak almış. Bunda bir iş var ya, ne?’ diye kendi kendine söylenip durmaktadır.
O böyle düşünceler içindeyken Akkadın’ın sesini duyar: “Kişi kişi! Şu kağıda bak. Dürmüş seklemdeki unun içine koymuşlar. Biz hamurluk un elerken elekte kaldı. İçinde birçok yazı var birçok yazı var! Neyse, ne yazıyorsa?”
Ana da, kızı da soluk soluğadır. Pembe bekletmeden kağıdı uzatır.
Ulvi Kâ kağıda uzanır alır. ‘Yazı, unun içinde, seklemle gelmiş!’ Sezgisel olarak biraz önceki düşündükleriyle kağıt arasında bir bağ kurar. ‘Ne ola ki? Ne yazıyorsa?’
Kağıda eğilir. Yazı düzgün bir el yazısıyla yazılmıştır. Oldukça okunaklıdır. O okurken ana kız soluklarını tutmuş kıyıda beklemektedirler.