Gün geçmiyor ki yaşadığımız şu güzelim coğrafyada yeni bir karmaşa olmasın. Her güne ayrı bir kaos yerleşiyor nasıl oluyorsa. Yaşadıklarımızla, gördüklerimizle, öğrendiklerimizle şahidi olacağımız dünyayı kendi ellerimizle eğip büküyoruz. Onu değiştirmeye, bozmaya çalışıyoruz ama bozulan kendimiziz aslında. Coğrafya bir şekilde toparlar kendini. Toprak doyurur, güneş ısıtır, yağmur bereketlendirir. İnsanın bozulan yanlarını düzeltme kabiliyetiyse giderek azalıyor, zayıflıyor. 
Bazen öyle çok şaşırıyorum ki, yok artık bu kadarı da olmaz diyorum. Ama oluyormuş o kadarı da bu kadarı da. Endişelendiğim noktaysa bunun bir sonunun olmayacağı. Bu bozulmaların, yozlaşmanın, yerini, yurdunu, kendini unutmanın bir sonu yokmuş gibi. Olmayacakmış gibi... Tam da böyle umutsuz anlarda gözümle gördüğüm, kulağımla duyduğum şeyler şifa oluyor. Ağaçların arasında bir yürüyüş, akan soğuk bir suya ellerini değmek, bir kuşun daldan dala uçarken çıkardığı sesi dinlemek, göğe bakmak, o muhteşem görüntüye hayret etmek... Bunların hepsi ve daha fazlası naif insanların özelliği olarak kaldı, o kadar üzücü, o kadar vahim durum. 
Yüksek binaların, merkezlerin, yapıların arasında sıkışan sadece biz yaşayanlar değiliz, bundan sonra yaşayacak olanlar da aynı zamanda. Doğalı elimizle en uzak köşeye ittik, yapay olan ne varsa sımsıkı sarıldık. Bir tuş var ve o tuşa basınca hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Aynı çanta, aynı ayakkabı, pahalı ve gösterişli mekanlar... Fotoğrafçı değişiyor belki ama poz hep aynı. Çılgınlar gibi koşuyoruz bu halin üzerine. O poz sırasına girmeye çalışıyoruz. 
Doğa kendi fotoğrafını çekiyor ve en özel haliyle hep ortada. Bize rağmen ulaşılabilir. Bize rağmen doyurur, ısıtır, bereketlendirir. En özel halimizle kendimizin farkında olduğumuz bir hafta diliyorum. Umarım bir gün o fotoğrafın içinde asıl yerimizi alabiliriz.