Nasıl olmuş, nasıl ölmüş bilinmiyor. Savaş araçları çok. Kurşun, top, şarapnel… En kötüsü de zehirli gaz. Onu da attıklarına göre ondan da olabilir; ağı yutarak, ağı soluyarak can çekişmek de çok kötü olmalı. Çandırlıların Osman da o cephede o ölen 7337 erden biri olmuş. Köyünden, yurdundan uzak yaban ellerin kara toprağında kalmış. O şehit düşen binlerce arkadaşıyla koyun koyuna yatırmışlar, orada kalmış.
Ocaklarına bir de böyle bir ateş düşermiş. İçin için yanan, içlerini yakan bir ateş. Künyesi kim bilir Osman vurulduktan ne süre sonra gelmiştir. Gelmiş. Gelir gelmez de o ateş Çandırlıların ocağına düşmüş. Ana Esmehan ile Baba Çandırlı Ali’nin yüreklerini de yakmış. Daha çok yanan, yanıp yanıp tütense Anşa olmuş. Daha ellerinin kınası bile solmadan gönderdiği eri, gözünün yollarda kaldığı, beklediği eri cephede kalmış; yokmuş artık, gelmeyecekmiş. Sürmeli Anşa’nın sürmesi gözyaşlarıyla yıkanmaya başlamış. Anşa çığlık çığlığa kalmış, dövünmüş, dizlerine vurmuş, ağlamış gözyaşlarını sel etmiş. Sonra da demiş diyeceğini,
Aşağıdan guş geliyor
Guşun sesi hoş geliyor
Asker ettim Osman’ımı
Tezkeresi boş geliyor
Osman’ın babası Çandırlı Ali ile anası Esmehan yine de tevekküllü davranmışlar. Başka ne yapsınlar, ellerinden bir şey gelmiyormuş ki: “Ne yapalım takdiri ilahi böyleymiş. Vatan sağ olsun,” demişler, kendilerine öyle güç vermiş, kendilerini öyle diyerek avundurmuşlar. Yoksa dayanılacak, katlanılacak gibi değilmiş.
Gel gör ki sürmeli Anşa bunu bir türlü kabullenememiş. O çok sevdiği Osman’ı unutamamış. Osman içinden çıkmamış, Anşa da bu işin içinden çıkamamış. Yaslara bürünmüş. Günlerce ağlamış, üzülmüş. Ne söyleseler söz geçirememişler. Çoğunlukla kendinde olmuyormuş, usunu yitirmeye başlamış. Osman’sız bir yaşam düşünemiyormuş. Öyle yaşamayı kendine yediremiyormuş. Günden güne sararıp solmuş. İçine kapanmış, kimseyle konuşmaz olmuş. Gülen gül yüzü gülmez, konuşan tatlı dili konuşmaz olmuş.
Artık dayanamıyormuş. Osman’ın olmayışı ona ağı zıkkım olmuş. Kesin bilmeseler de öyle de demişler. Zehirli gaz kullanmışlar, Osman gibi bir sürü eri ağılamışlar. Bu Anşa’nın usunda yer etmiş olmalı. O da kendini ağılamak istemiş. Günlerden bir gün çıkın içinde saklı göztaşını çıkarmış. Onu bir tas suya katmış ağzına dikmiş. Nasıl olduysa bunu görmüşler. Çabucak koşup tası elinden almışlar. Ona su içirmiş, yoğurt yedirmişler. Parmaklarını boğazına sokup kusturmaya çalışmışlar. O an Anşa’yı kurtarır gibi olmuşlar. Ancak kurtulmak isteyen kim. Anşa artık yaşamak istemiyormuş ki.
Ağı o an öldürmese de Osman’ın yokluğuyla birlikte içinde kalmış olmalı. Sürmeli Anşa bir daha onmamış. Günden güne sararıp solmuş; en çok da sürmeleri en çok da sürmeleri. Günden güne kötüleşmiş. Sonunda yatağa düşmüş.
Habe Gelin kızının baş ucundan ayrılmamış. 1917 yılıymış, düğünlerinin olduğu soğuk, ayaz bir Şubat günü, gün ışırken. Anşa acılar içinde kıvranarak, sayıklayarak yavaş yavaş susmuş, son soluğunu vermiş. Kim bilir Osman da öyle gitmiştir; Anşa, gözleri acı içinde, gözleri kan çanağı, gözleri açık gitmiş.6
Habe Gelin’se küçüklüğünden beri “Sürmeli Anşa’m” diye sevdiği kızı için yırtınmış, dövünmüş. Acısını ağıt etmiş, kızının ölü yüzüne ağlamış demiş, demiş ağlamış.