Günlük hayatın düzeni, kentsel düzen tecrübelerimizin bir parçası.. Kentsel düzense, şehir hayatı içinde olmayanlar için bile göründüğü kadar uzak değil. Doğaya sarılırken bile arkamızdan çekiştiren binbir çeşit el.. Nerede olduğumuzun önemi yok bireysel temelli farklılıklarımızla bir bütünün içinde kendi kültürümüzü yaratıyor ve ortak olduğumuz her durumun içine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Tam büyüyemeden tüm farklılıkları görüyor ve bizim olduğuna inanarak kabul ediyoruz. İstesek de istemesek de bulunduğumuz yere ait olmaya çalışıyoruz. Kendi tecrübelerimiz başkalarının tecrübeleri oluverirken, bize de yabancı olan ne varsa hemen kapıveriyor, benimsiyoruz. Aldığımız kararlar, duyduğumuz fikirler toplumsal deneyimlerin ve toplum mirasının bir parçası olarak içimize karışıveriyor. Sonra bir bütün oluyoruz. Elma vermek isterken aşılanıp bir limon oluveriyoruz desek eksik mi olur? Hayır, olmaz.. Bu sebepledir ki hiçbir zaman doğru yerde olduğumuzu, doğru insanlar tanıdığımızı, doğru bir meslek seçtiğimizi bilemeyiz.
'Aklımda hiç başka yerde yaşamak yoktu, başka hiçbir iş yapmak istemezdim' diyen çoğu insan için 'kendini kandırıyordur' diye düşünürüm. Çünkü kararla çıktığın yolun yarısına geldiğinde ruhundaki dönüşüm zamanında dönüşmeyen bir parçanın yansıması olarak çıkıverir. Yani demem o ki bazen değişim sandığımız şey zamanında küçük bir delikten sızmaya çalışan o ışık olabilir.. Aslında hep var olan..
Gözetlenen toplumun bir parçasıyız.
Teknolojinin her yerde gözü olduğunu, bizi ne derece yönlendirdiğini, denetlendiğimizi, zevklerimizin ve kişiliğimizin ne olduğunu, ne yiyip içtiğimizi bildiğini. Gözetlenen toplumun bir parçasıyız. Bize ait bilgiler her an her yerde. Bizim kendimizi tanımadığımız kadar da tanıyor bizi. Üstelik buna izin veren biziz. Bu sayede yönlendiriliyor ve takip ediliyoruz.
Peki çok tuhaf değil mi ?
Kimi zaman kendi kendimizi tanımaya fırsat bulamazken bizim dışımızdaki her şeyde hiç aldırış göstermeden iz bırakıyoruz.
Bizden başka her şey bize hakim ve herkes bizi daha iyi tanıyor sanki. Unutmayalım ki yaşayan varlığın tek bir amacı vardır, üstünde taşıdığı benlik bütünlüğünü yakalamak, ona ulaşmak. Fakat buna ulaşmak her şeyden zor. Çünkü hayattaki en büyükbaşarılardan biridir aslında kendini bulmak, tanımak. Çözümü yine basit. Biraz kulak tıkamak, bazen kendinedönüp bakmak. Kendi bütünlüğümüze ve benliğimize ulaşmak için güvenebileceğimiz tek dayanak kendi dürtülerimiz, arzularımız.. Fakat biraz dikkat gerekebilir. Bu iki dürtü bazen şımarabilir, her ikisi de bilinçsizliğe düşme eğilimdedir. Kendini gerçekleştiremeden maddi gerçekliğe düşüş hikayesini yazıverir.
Yarın açan çiçek bizden uzaktır. Biz bugün açan çiçeği bilelim.
Açmamış bir çiçeğin tomurcuklarını açıp hangi çiçeğe ait olduğunu bilemeyiz. Yapraklar kendiliğinden açmalı, güneşten ve köklerinden hayat almalı.. Tomurcuklar, yaprağın arkasından sızan ışıkla şişmeli, dönüşmeli, büyümeli.. Zaman almalı ama kendi kendine bugün var olmalı. Olması gerektiği gibi.. Kendini bulmalı. Doğanın ona sunduklarıyla özgürce açmalı. Aynı bizim gibi..
Kendini bulmadığın hiçbir konuda neye dönüşeceğini bilemezsin. Önce tüm varlığında ‘orada’ gerçek olmalısın.
Bu yüzden hiçbir ideal hedef değildir. Hayatımızdaki tüm çabamız ruhumuzu özgür bırakıp, kendinde tutmaya çalışmak olmalıdır. Bu yüzden yarın açan çiçek bizden uzaktır. Biz bugün açan çiçeği bilelim.