Biz yedi kardeştik. Beş oğlan iki kız, öyle çoktuk. Başka bir geliri de yoktu babamın. Bizi nasıl geçindirir, bize nasıl bakar buna şaşardım.
Anamın, “Niye ayakta duruyorsun oğlum, geç otur demesiyle,” o gittiğim, içinde babamın da olduğu geçmişten sıyrılıyor, o ana geri dönüyorum. Yine de orada babam varmış gibi onun yerine değil de ona yakın bir yere, sanki onun dizinin dibine eder gibi varıp sekideki minderin üstüne oturuyorum.
Daha bakmasam da orada olduğunu bildiğim birkaç yıllık eşim, çocuklarımın anası, evdeşim, “Hoş geldin,” diyor gelip karşıma. 
“Hoş bulduk,” diyorum. Gözüm yanında eliyle anasının eteğine yapışmış ürkek, kaçamak bakışlarla beni süzen çocuğa takılıyor.
“Atila!” diyorum, “ula sen misin!”
Öyle dememe başını geri çekiyor anasının ardına saklanıyor. Biliyorum birazdan geri uzatacak yine bakacak yine geri çekecek. ‘Ben giderken bir aylıktı. Şimdi büyümüş, yürüyor, koşup oynuyor. Çok sevimli yav. Konuşuyordur, kim bilir nasıl tatlı dillidir,’ diyorum içimden. İçim kıvanıyor.
O ara nedense duvarda asılı gocuklara takılıyor gözüm. Benim gönderdiğim gocuk yok. Oradan anlıyorum, ‘Büyük oğlan yok, demek ki dışarıda.’
‘Büyümüştür. 6-7 yaşına geldi. Neredeyse, ne zaman gelecekse?’
Bunu soran gözlerle anasına bakıyorum. Ben bakmazken bakan Atila baktığımı görür görmez başını çabucak geri çekiyor.
O ara bacım çayları getiriyor. Sıcak sıcak birkaç yudum alıyorum. Anam biliyor olmalı, anlamış ki sonunda konuşuyor.
“Serhat geç kaldı, daha gelmedi. Onu bu yıl okula yazdırdık.”
Bununla kalmıyor, başlamışken anlatıyor: “Bir görsen onu! Cin gibi, öyle bir gözü açık... Bezeli maşallah, aslan gibi bir yiğit olacak.”
Belli etmesem de içim kıpır kıpır, kıvanmakta. ‘Bir gelse de onu görseydim!’ Çayımdan bir yudum alarak bana yoğunlaşmalarının önünü alıyorum. Sevgiyi, özlemi göstermek nedense bizde ayıp.
Neyse ki çok geçmiyor. Konu o ya, sesler duyuyoruz. Susup kulak veriyoruz. Önce ayak tıpırtılarını duyuyoruz. Anlıyoruz, gelen o. Odanın kapısını “Gıraaç” diye açıyor, üşümüş bir yüz, irileşmiş kocaman gözleriyle içeri bakıyor. ‘Ben geldim, okuldan geldim!’ gururu var duruşunda.
‘İşte oğlum!’ diyorum içimden. Onu sessizce süzüyorum. Soğukta yüzü mosmor olmuş, soluğundan buhar çıkıyor.
Okul çantasını çıkarıp sekinin üzerine bırakıyor. “Ana,” diye çığırıyor, “ben acıktım, çabuk dürüm ver bana.” Bunları bir çırpıda söylüyor. Benim orada olduğumun ayırdında değil daha.
Yeniden dedesini düşünüyorum. ‘Ölmeseydi, şimdi yaşıyor olsaydı, onu gözü görseydi, “Gel ulan kelek buraya!” derdi kesin. Onu da bizi sevdiği gibi severdi, onu daha çok severdi,’ diyorum içimden, iç geçirerek.
Ebesi dayanamıyor, sesleniyor: “Babana hoş geldin demek yok mu?”
Birden duraklıyor, ‘Baba mı, babam mı, babam burada mı, geldi mi, sonunda geldi mi!’ demelerin afallamışlığıyla gözleri daha da kocaman açılıyor. Dönüp oturduğum yere bakıyor. Bakışı kaş altından. Sonra da elini ağzına götürüyor. Ardından da gözlerini kaçırıyor. Orada utangaç utangaç kalakalıyor.
Ebesi yine sesleniyor, sözle itekliyor: “Babanın yanına varsana, bir, ‘Hoş geldin’ desene. Hadi, durma. Olur mu öyle yabancı gelmiş gibi...“
‘Yok, olmaz,’ dercesine başını ağır ağır yukarı kaldırıp indiriyor, “Cööök,” diyor, “varmam!” Belli ki utanıyor, çekiniyor.
Ebesi başını okşuyor o ara. “İki gün sonra alışırsın, yanından da ayrılmazsın ya… Şimdi böyle ediyorsun,” diyor. 
O da şımarıyor. Koşup anasının yanına varıyor. Kazağını aralayıp başını oraya sokuyor. Benden yüzünü saklıyor. Şimdi iki oldular. Atila anasının arkasında, Serhat kazağın altında... Ben bakmazsam bakıyorlar, onlara dönüp baktığımda da bakışlarını, başlarını geri çekiyorlar.
“Ulan!” deyip ikisini de kucağıma alıp iyice bir sarmak sonra da çevremde döndürmek için kendimi zor tutuyorum. ‘Bekle,’ diyorum kendi kendime, ‘sırası var.’
O ara bacım, “Sofrayı kurayım?” diyor. “Uzun yoldan geldin. Acıkmışsındır.”
Sofra kuruladursun, elimi yüzümü yıkamak için banyo olarak kullandığımız mabeynin sonundaki bölmece çıkıyorum. Oradaki pencereden dışarı görünüyor. Hava öğlenki gibi değil, ayaza çekmiş. Soğuktan ürperiyorum. Bölmecin önünde karım, elinde ibrikle havlu beni bekliyor. Elime suyu dökerken kimsenin duyamayacağı bir sesle, “Hayırsız!” diye mırıldanıyor. Bu bir sitem mi özlem mi yoksa geç kalmış bir merhaba mı nedir, bir türlü bilemiyorum. Dalgın dalgın yüzüne bakıyorum. Bir süre öylece kalıyorum.