Her yer göz alabildiğince kar, çoğu şey kar altında. Ortalıksa günlük güneşlik. Karlar ışıldıyor, çok bakamıyorsun, göz kamaştırıyorlar.
Dolmuşta dört yolcu daha var. Ancak kimse konuşmuyor. Şoförün ara sıra öksürmesi, motorun hırıltısı, bir de tekerlerin buzlu kar üzerindeki gıcırtısı duyulsa da can sıkıcı bir sessizlik içinde ora. İçimde bir sıkıntı var anacak nedenini bilmiyorum.
Yolculardan biri, “Bu yıl çok kış oldu, amma da yaman kar yağdı,” diyor bir ara.
Bir diğeri “Hımm” diyerek başını sallıyor.
Karşı tepelerin yamaçları da karlarla örtülü, beyaz gelinlik giymiş gibiler. Çam ağaçları, bodur çalılar, kayalar, çay kıyısındaki salkım söğütler, kavaklar, it üzümü, karaağaç dalları karlarla kaplı. Aralarından akıp giden su yer yer buz bağlamış. Ara ara alazlar, bu alazlarda seken, rızkını çıkaran kuşlar; kargalar, karatavuklar, serçeler, kötükuşlar...
‘Yaz kış buradalar. Başka yerlere de gitmezler. Onlara bir şey olduğu da yok. Ölmezler de… Sürekli böyleler.’
Ara sıra ilgimi bunlara versem de geri içime, kendi düşüncelerime dalıyordum. ‘Gurbetten köye dönüyorum. Eksik olan ne ki? İçimi burkan ne ola ki?’ Yanıtını bilemediğim soruların dibini deşiyorum. Bir şey çıkaramıyor, bir şey bulamıyorum.
Ara sıra daldığım dışarıda gözüme düşenlere bakıyorum. Bahar geldiğinde hayvanları yaylaya otlatmaya götürüşümüz, gün boyu yağan yağmurlarda ıslanıp sırılsıklam oluşumuz, gövdemizin tir tir titreyişi, dişlerimizin zangır zangır birbirine vuruşu… İçi vıcık vıcık suyla dolan kara lastik ayakkabılarımızla yürümelerimiz gözümün önüne geliyor.
Sonra başka düşünceler… Toprak damlı evleriyle yolsuz, elektriksiz köy; çoluk çocuk kıraç tarlalarda, bir de yakıcı saçaklar altında, çalışıp didinmelerimiz. Alın terimiz… Elde ettiğimiz ürünün emeğin karşılığı olamayışı, ‘Özlenecek şey miydi bunlar? Bu işin içinde bir şeyler var da ne?’
‘Arabistan’ın çöl gecelerinde kâh kederlendiren kâh ağlatan, özlemi burnumda tüten şeyler bunlar mı? Nedir kişiye yurdunu sevdiren? Bir duygu yoksa bir ruh hali midir bu? Bilinmeyen ne? Bir şeyler var bu işin içinde, ancak ne?’
İşte karşıda köy göründü. İsli bacalardan tüten, kıvrım kıvrım göğe çekilen dumanlar, minare, caminin çatısı… Dolmuşun içinde duyulmasa da kulağıma itlerin havlaması çalınıyor. Daha görünmese de gözümün önündeler: Oluğundan sular döken pınarlar, mertekleri isli, eşikleri eskimiş evler…
Sonra geri iç sıkıntım çağırıyor: ‘Eksik olan nedir?’ Yanıt veremiyorum, nereden geldiğini bilemiyorum, susuyorum kendime.
Avlunun kapısını vuruyorum, bir daha, bir daha… Kapı açık. Elimi uzatıp, iter içeri girerim de bunu yapmıyorum. Dile kolay, üç yıl süren bir ayrılık bu. Bir yabancı mı oldum ne! Yadırgı, utangaç, yüreği çarpıntılar içinde ... ‘Kendimi toparlamalıyım, çarpıntıları azaltmalı, yatışmalıyım. İşte geldim. Kavuşma anındayım. Ne iyi ne güzel.’
İçeride bir kıpırdanma var. Kapının tıkırtısını duydular.
Ayak sesleri duyuyorum. Avlu kapısının arkasına geliyor duruyor. Bir el tutamaçtan tutup çekiyor. Kapı gıcırdayarak açılıyor. Ardından da ‘Gelen kimmiş?’ gibi eden meraklı yüzü bacım beliriyor.
“Abi!” diye bağırıyor sevinçle, boynuma sarılıyor. Elimde valiz var. Bunu bildiğinden sarılmasını yarım bırakıyor. Eğilip valize sarılıyor. Bense sıkı sıkı tutuyorum, “Ben taşırım. Ağır da” diyorum. Bunlar, ‘Valizi düşünmenin sırası mı?’ demek olan örtülü sözler mi, değil mi, belli değil. Öylesine konuşmalar işte. Bu durumlarda o ‘ne yapacağını bilemezlik olacakların akışını tıkıyor. İçeri yürüyoruz. Birkaç basamak çıkıp evin kapısına geliyoruz. Bacım kapıyı iteliyor açıyor, “Abim geldi abim geldi!” diyor. Sesi sevinç dolu.
“Gel gir abi. Hoş geldin,” diyor, uzanıyor orada elimi öpüyor.
“Hoş bulduk bacım,” diyorum. Kolumu boynuna atıp onun kendime çekiyor, burnumu başına dayıyorum. Bu çabuk çabuk oluyor.
İçeriden duymuş gelmişler, kapının önüne birikiyorlar. Tümüne de gülümsüyorum. İvedi ivedi eğilip ayakkabıların bağını çözüyor, çıkarıyorum.
Pek beceriksizim böyle durumlarda, bir şeyler söylemek istiyorum, diyemiyorum. Orada ilk bacımla karşılaştığım için hal hatır sorma yarım kalmasın diye, “Nasılsın, iyi misin?” diyebiliyorum ancak. Ayakkabılarımı silmek için aldığı çaput elinde eğilmişken başını yukarı kaldırıyor, “İyiyim abi,” diyor, “Sen?..”
O anda anamın sesini duyuyorum. “Oğlum!” Durmuş beklemekteyken dayanamamış olmalı. Elleri nasırlı, yüzü kırışık, kara bürüğünün altında saçları apak.
“Ana!” diyorum ben de. Eğiliyor elini öpüyorum. Kucaklıyor beni, birbirimize sarılıyoruz.
“Anam!” diyorum en içteninden.
İç çekerek ağlayıp hıçkırıyor: “Olmaz olayım… Anan ölsün. Anan ölsün!” diye yakınıyor. “Yol gözlettin bize. Bir dolmuş, araba gelse, bir motor hırıltısı duysak çıktık baktık…” Sözünü bitiremiyor.
O ara, “İçeri girin. Dışarı soğuk da” diyor bacım.
Girer girmez içerinin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Odanın içi karanlık geliyor gözüme. Ortada fırınlı sobanın üzerinde ibrik, çaydanlık fokur fokur kaynıyor.
Kolay kolay alışamıyorsun. Onca yıl geçse de bir de yaban ellerden dönüp gelince ilk gözlerinin düştüğü yer onun yeri oluyor. Bakıyorsun. Kesin bilsen de yine de ‘Belli mi olur, bana öyle gelmiştir, yanlış biliyorumdur,’ diye kendini kandırıyorsun. Anlık bir avuntu işte. Yine göremeyeceğini bile bile görecekmiş gibi ediyorum. Bakıyorum. Biliyorum, yok artık o yok… Edemiyorum, onun olduğu günlere dönüyorum, dalıp gidiyorum.
O hırçın geçmişli çam gibi kişilik. Yiğit mi yiğit babam.
Nedense o an değirmene buğday öğütmeye gittiğimiz gün geliyor usuma. Güzündü. Buğday dolu çuvalları kağnıya yüklemiştik ki biri patladı. Yırtık yerden buğday dökülmeye başladı. Dikmek için çuvaldızla eriş istedi. Bağırıp çağırıyor, kızıp köpürüyordu. Neye ne gün kızacağını bilemezdik. Kızmadığı günler uysal, ağırbaşlıydı; bal şeker kaymaktı. Severken, “Ulan eşek herifler, ulan kelek herifler, ulan kelekler,” diye severdi. “Kelek” sözcüğünü duyduğumuzda neredeyse şımarırdık. Kızdığındaysa gözü döner, kızarır bozarır, sövüp sayardı. O da öyle biriydi işte.