Bir süre daha geçti. Bir kıpırdanma gözlerime düştü. Kamyona doğru ilerleyen karartılar gördüm. Umutlandım. ‘Beklesem de beklemeye değdi sanırım, sonunda geldi. Sonunda yola çıkacak, geç de olsa köye gideceğiz. Bu iyi,’ dedim. Çabuk çabuk yürüyerek yaklaştım.
Bir de ne göreyim! İki kişi Hamdi’nin koltuğuna girmiş, kamyona doğru sürüklüyorlar. Ben yanlarına varmaya kamyonun şoför mahalli kapısını açmışlar Hamdi’yi içeri sokmuşlardı. Hamdi kendinde değil, zil zurna sarhoş. Ben öyle bakıp dururken Hamdi’yi oraya yatırdılar, kapıyı kapattılar.
“Allah hayrını versin Hamdi,” dedim içimden. “Şuna bak, şu yaptığına bak!”
Hamdi’yi getirip kamyona bırakanlar da sallana sallana yürüdüler, ileride köşeden gözden yittiler. Ben yine kaldım bir başıma. Umutsuz da olsam sağa sola bir kez daha baktım, çarşıda yürüdüm dolaştım. Artık in cin top oynuyor. Ben yine de, ‘Kim bilir, bir araç gelir, beni de alır…’ diye umutlanıyorum. Oysa umut yok, kalmadı.
O anda geldi... Bir araç geldi yanımda durdu. Yok, el kaldırmamıştım. Şaşırmadım doğal olarak. Anladım, polis arabasıydı.
İçlerinden biri camı açtı, başını dışarı uzattı. “Ne iş bu saatlerde, dışarıda dolaşmanın yasak olduğunu bilmiyor musun?” dedi sertçe.
Artık yutkunarak durumu anlattım. Sonunda da “İşte böyle oldu,” dedim. “Kaldım ortada.”
“Valla biz anlamak, bir yerlere kaybol git,” demesinler mi. Gözlerime inanamasam da kulaklarım duymuştu. Ben öyle bakarken bastılar gaza, çekip gittiler. Hadi bakalım, buyur buradan yak. Yasaklarına bak. Yesinler böyle yasakları. Güler misin ağlar mısın!
Böyle şeyleri görmesem, yaşamasam ben de inanmazdım. Ne yaparsın ki var böyle şeyler ve oluyor, olmakta.
Dedikleri ‘bir yerler’ pek yok. İlçede gidip kalacağım pek tanıdık yok. Olsa bile o saatte olmaz, varıp onları uykudan kaldıramam ki. Uygun olmaz.
“El atına güvenen yarı yolda kalırmış,’ derler, duymadın mı?” diye kendi kendime kızarak yürüdüm, yola düştüm. Bunun acısını ayaklarım çekecekti. Öfkeli adımlarımı ata ata yokuşu aştım, Çiğdem Oğlu’nun Köprü’ye indim. İyi ki elimde çanta ya da bir torba yoktu. Öyle şeyler bu durumlarda ağır bir yük olur. Saat gecenin ikisi olmuştu. Gökyüzü açıktı. Ay ışığı ovayı aydınlatıyordu. Dingin bir güz günü. Tarlalar sürülmüş. İleride Çiftlik köyü yoluna döndüm.
Bir süre yürüdüm. Başa gelen yetmiyormuş gibi bir de bu çıktı başıma. Uzaktan it havlamaları gelmeye başladı. Arada da boyunlarındaki zillerin sesi... Belli, tasmalı çoban itleri. ‘Bana değildir,’ diye düşünsem de gecenin o ıssızlığında kime olacaktı ki! Havlamalar yaklaştı. Artık kokumu mu aldılar, yürürken çıkardığım sesi mi duydular bilemiyorum. Karanlıkta eğildim elime ne geçerse irili ufaklı taşları topladım, doğruldum. İki davar iti alacakaranlıkta ipini kırmış gibi bana doğru geliyorlardı.
“Hoşt, hoşt,” diye var gücümle bağırarak elimdeki taşlardan ikisini savurdum. Amacım onları korkutup yıldırmak. Taşlar değdi mi değmedi mi bilemiyorum. ‘Bana mısın!’ demediler. Ağızları bir karış açık, üzerime atıldı atılacaklar. Artık elimde ne var ne yok savurmaya başladım. Ara sıra duraklar gibi olsalar da daha da bir hırçınlaştılar. Bir açığımı bulsalar, dalacak, beni param parça edecekler. Eğildim, yeri avuçladım, toz toprak elime ne takılırsa, avucuma ne gelirse atmaya, savurmaya başladım. Bir süre yaklaşamadılar, onları kendimden uzak tuttum.
Gecenin bir yarısı, ıpıssız yazının ortasında iki davar itiyle bir başıma… Kim gelecek de kurtaracak. Umutlanamıyorsun bile. Çevremdeki taşlar bitecek, bulup savuracağım toz toprak kalmayacak, gücüm de azalıp bitecek… Ondan sonrasını düşünemiyordum.
Birden başka sesler duymaya başladım. İtler de durakladığından gerçek olduğunu anladım. Davar çobanları duyup anlamışlar, koşup gelmekteydiler. Bir yandan da bağırıp çağırarak itleri korkutuyorlardı. Sonunda yetiştiler. Duraklayıp, yerlerinde havlayan itlere çaldılar azarı. Onlar da sustular, başlarını yana devirdiler. Kesik havlamalar çıkararak geri çekildiler. Ben de yatışmış olarak derin bir soluk aldım. ‘Üf, ucuz kurtardım!’
Gecenin o geç saatlerinde biraz konuştuk. Kimiz, neciyiz, nereliyiz, ne yapıyoruz, nereden gelip nereye gidiyoruz bilmek gerek. Ondan sonra geri yola düştüm.
İleride Arpalık köyü var. Yol onun biraz üstünden geçiyor. Oradan sessizce geçsem de birkaç it havlamasına engel olamadım. Neyse ki bu havlamalarla kaldı, köyden çıkıp gelmediler. Bir süre daha yürüdükten sonra yol sola doğru kıvrılır. Yürüdüm, oradaki tepeyi aştım Alembey köyüne indim. Onun kıyısından geçip Emirbey’e ulaştım. O köyün altından ilerledim, Kanak Suyu’nu geçtim. Upuzun bir yolu aşarak Ramadanlı’ya vardım. Orayı da geçince Celal Höyüğü, biraz yukarısı da bizim köy.
O köylerin yanından değneksiz olarak geçerken yine itlerin saldırısına uğradım. Ancak etkili olamadılar. Kapı zağarlarıydılar. O kocaman kocaman davar itleriyle baş ettikten sonra onlarla hadi hadi ederdim. Havladılar durdular, önemsemedim bile.
İşte böyle, gece boyu bir de itlerle dalaşarak yol teptim. Tan atarken yorgun argın köye vardım. Varmak iyi de... Bir daha böyle bir yolculuk mu tövbeler olsun!
Yüksel Koç
ORALAR AĞZIYLA SÖYLENEN BİRKAÇ SÖZÜN ANLAMI
Bag: Bak
Norüyon: Ne yapıyorsun
Gidecaam: Gideceğim
Gidek: Gidelim
Acadam: Akçadam
Bıragırım: Bırakırım
Gısalmış: Kısalmış
Yörür: Yürür
Giden: Gidersin
Çıkacaam: Çıkacağım
Yog: Yok
Bagıyım: Bakayım
Anlamak: Anlamayız