Bir de ne görelim o “uslu” eşek orada yok. Gitmiş. Beni bir kaygı aldı. Eşekten çok üstündeki mazıyı düşünüyorum. Gecenin bir yarısı, kim bilir ne olur!
Ali, “Korkma benim eşek pek usludur. Yolu bilir. Doğru eve gitmiştir,” diyerek beni biraz yatıştırdı. İçimden, ‘Öyle olaydı, dediği gibi olaydı. Başka bir şey olmayaydı,’ dileklerimle onunla birlikte koşmaya başladım.
Koşuyor, bir yandan da koynumuzdaki elmaları tutuyoruz. Düşmesinler.
O koşuyla Ali’nin evinin önüne geldik. Yok, eşek orada yok. Gelmemiş. Orada da köyde de in cin top oynuyor. El alem derin uykudayken biz alt obada üst obada koşuyor, köyün içinde eşek arıyoruz. Artık elmaları kim düşünür? Bıraktık, ayaklarımız altına düşüyorlar yuvarlanıp gidiyorlardı. Topuğumun üstüne düşen bir elma savrulup Ali’nin başına çarptı. Biri de topuktan sıçradı benim boynuma çarptı. Kimileri başımızın üzerinde aştı önümüze düşüp yuvarlanıp gittiler. Buna aldırmıyoruz artık. ‘Elma ne ki? Eşeği, üzerindeki mazıları bir bulaydık. Başka bir şey istemiyoruz.’
Korku içindeyiz. ‘Mazıları bir alan olursa! Babalarımıza yarın ne deriz! Rezil oluruz vallahi. Rezil olmak bir yana, o yoklukta yeni bir mazı parasını nereden bulup buluştururlar?’ düşünceleri içimizi kavuruyordu. O yöne seğirttik, bu yöne seğirttik eşeği bir türlü bulamadık.
Bir yere oturduk, başladık kara kara düşünmeye. Bir ara Ali, “Bizim eşek usludur. Ben bilemedim. Şimdi düşünebildim. Kesin deredeki bizim bostana gitmiştir,” dedi. Artık ne desin? Eşeğin gidebileceği yerleri düşünüp duruyor. Öyle bir yer usuna gelince de söylüyor.
Artık ben de dayanamadım, “Bu eşeğe akılı veren kurban olduğum Allah, biraz da sana verseydi ne vardı ha!” dedim.
Peş peşe deredeki bahçeye doğru koştuk. Oraya vardık. Sağı solu yokladık, iyice baktık. Yok, orada da yok. ‘Nereye gider bu eşek?’ Ali, eşeğin başka nereye gidebileceğini bilmiyor, bir şey demiyor. Umudu iyice kestik. Nereye gideceğimizi bilemediğimizden bir yere de gidemiyoruz. Yolun ortasında öylece dikildik kaldık.
İyi ki öyle olmuş. Birden gecenin sessizliğinde kulağımıza hışır hışır sesler geldi. Sezer gibi olduk, ‘Bu ses o sese benziyor. Orada bir şey yayılıyor.’ O sesin geldiği yöne seyirttik. Biraz ileride sesin geldiği yere vardık.
Sonunda bulduk. Karartısını gördük. Oradaki kuşburnu ve karamuk dikenlerinin arkasına girmiş, yayılıp duruyor. Baktık mazılar üstünde. Hani ne derler ya, “Yitik bulununca emek zayi olmazmış.” Öyle oldu, bir sevindik öyle bir sevindik ki, yorgunluğu uykuyu neyi unuttuk.
Eve gelip de yatağa kendimi attığımda tan atmak üzereydi. O yorgunlukla ve gıcılayan bir mazı almanın sevinciyle derin bir uykuya daldım.
Şimdi de o günlere daldım. ‘Yazayım,’ dedim.