Değerli Yüksel Koç ile yazışırken başından geçen hoş şeyleri yazıp yolladı. Ben de ona, onları toparlayıp kurgulayarak düzenledikten sonra paylaşmak istediğimi ilettim. O da sağ olsun kırmadı. İlgi çekeceğini ve gülümsenerek okunacağını söyleyebilirim. Aşağıda...
Şahin, yine duramadın! Kıyıdan köşeden bir yırtık resim bulup bizi eskilere götürdün. Bu bir kahır sitem gibi gelse de çok da iyi yaptın. Eskileri yâd etme açısından iyi oldu hani.
Bu köçek arkadaşın Karayılan olduğu söylense de kesin bilemiyorum. O yakıştırmayı da esmer olmasından ve yılan gibi kıvrılarak oyun döktürmesinden alıyordu.
Onunla ilgili şöyle bir anım var:
Yıl 1984, benim yarım kamyonla ufak tefek bir şeyler sattığım bir bahar günüydü. Akşama doğru yolumuz Akdağmadeni’nin Babu (Umutlu) köyüne düştü. O gece bir köylüye konuk olduk. "Olduk," diyorum, yanımda eniştem Memiş de vardı.
Ev sahibiyle hoş beş ettikten sonra yemek yedik. Ardından da çaylar geldi. Koyu bir sohbet başladık. Adam bize göre yaşlı, güngörmüş biri ki böyle bir kişinin anısı olmaz mı?
“Epey zaman oluyor,” diyerek başladı. Kendi davar sürüsünü dağlarda otlatarak üç gün sonra, bir kuşluk anı bizim köye geliyor. Orada durup dinlendikten sonra da Topaktaş Köyüne geçecek.
Bizim köyde kaldığı süre içinde birtakım şeyler yaşamış; onları anlatmaya, sayıp dökmeye başladı. Anlattıklarının hepsini burada yazacak değilim. Sana sonra anlatırım*.
Neyse, yattık uyuduk. Sabah ettik ve kalktık. Kahvaltımızı yaptık. Sonra köy meydanına inip tezgâhımızı açtık, bekliyoruz.
O anda davullu zurnalı bir curcuna koptu. 'Neyin nesi' demeye kalmadı ya, karşı dambaşında biri dönüyor, ama ne dönme. Enişteme dedim ki: “Burası sana emanet, ne yaparsan yap! Ben gidiyorum.”
“Dur mur, nereye?” dediyse de soluğu Abdalların yanında aldım. Biraz izledim, baktım. Az sonra ara verdiler. Yabancı olduğum için köylülerin benimle hoş beş ettiğini görünce;
“Sen de bizim gibi yabancısın anlaşılan,” diyerek onlar da hoş geldin ettiler. Hele geriden göz ucuyla beni izleyen köçeğin kalkıp, eteklerini toplayarak karşıma dikilişi ve tok bir sesle hoş geldin deyişi oldu ki; sorma; törensi, şık ve asil.
Benimle tokalaştı ve kendisini tanıttı. Gerinerek, kubararak, yüzüne doldurduğu gururla; “Bana anıyla şanıyla 'Karayılan' derler," dedi. Ardından nereli olduğumu sordu.
“Hisarbeyliyim,” dedim.
Mübarek sanki harita mühendisi, bizim oraları öyle iyi tanıyor, biliyor ki nasıl! Köyleri, tanıdığı köylüleri saydı; bazılarını sordu; andıklarıyla ve anılarıyla dolaştı oraları.
“Bu sıralar sizin köye sünnetçi geldi mi?” diye sordu sonra.
“Bildiğim kadarıyla gelmedi,” dedim.
“Sizin köyde sünnet edilecek çocuk vardır herhalde?”
“Olmaz mı en az on beş çocuk çıkar,” dedim keskin bir sesle. Ama yalana kulak asma, biraz da attım. 'Bizim oraya da gelsinler, millet bir cümbüş görsün, şenlik görsün, coşsun eğlensin.' Ne yapayım, dayanamadım; adamlar gerçekten çok iyiler.
Karayılan, ellerindeki parmakları saymaya başladı. “Bugün Pazartesi, öyleyse cuma günü sizin köydeyiz,” dedi.
Cuma namazı bitip de camiden çıkmıştık ki birden davullar gümbürdedi. Bir de baktım ki bizim Karayılan, geldiklerini bildiriyorlar. Yanına vardım, hoş beş ettik.
“Sünnet edilecek çocuklar nerde, kimlerden; bir haber etsen ne iyi olur,” dedi.
Ne bileyim geleceklerini, unutmuş gitmişim. Hemen aklıma bizim bacanağın çocukları geldi de, durumu kurtardım. “Bizim bacanağın çocuklarından başlayalım, bakalım gerisi gelir,” dedim
Yanımda Mürsel'in oğlu Mustafa duruyordu, ona, “Yeğenim, bu arkadaşlara benim bacanağın evini göster, ben de hemen geliyorum,” dedim.
Mustafa önde Abdallar arkada evin önüne varmışlar, davula gümbür gümbür vurmaya başlamışlar. Bizim bacanak hiçbir şeyden habersiz evde çay içiyormuş. Birdenbire başlayan bu patırtılara, “Ulo ulo ulo bu da ne, ne oluyor?” diye, elinde bardak dışarı fırlamış. Bakmış ki Abdallar.
“Hayırdır, ne yapıyorsunuz öyle, niye geldiniz ki?” demiş.
'Biz niye geliriz ki? Görünüşümüzden, durumumuzdan anlamadın mı?' dercesine bakmışlar. Yine de sünnet sözcüğünün geçtiği birkaç söz etmişler.
Bacanak, “Yok!” demiş, “çocukları bu yıl sünnet ettirmeyeceğiz.”
Abdallar, çaresiz geri dönmüşler. 'Yine de burada olduğumuzu duyuralım, bildirelim,' diye davul, cümbüş, zil sesi... Sokak sokak dolaştılar. Duyan koştu. Bir de baktık ki bir sürü çocuk var. Köyde iki gün eğlence, curcuna oldu; otuz beş kırk çocuk sünnet ettiler.
* Şahin Güvenç’e “sonra anlatırım” dedikten sonra anlattıklarım:
Adamcağız, yanında gördüğü oğlunu gösterdi, “Aha bu da vardı yanımda, o günler daha küçüktü.”
Koyun sürüsünü yaya yaya, dağları bayırları aşıyorlar. Gece gündüz, yol alıyorlar ve üçüncü gün, kuşluğa doğru Ziyaret Tepesi’nden inerek bizim köye giriyorlar. Oldukça yorgunlar.
Köyün içinden geçip gidiyorlar ve Yukarı Mezar’ın ardındaki boz yerde eğleşiyorlar. Azıkları bitmiş, karınları aç ki nasıl! Davarı oraya bırakıp köye iniyorlar. Kim rast gelirse isteyecek, ekmek alacaklar. Hatipler yolundan yürüyüp geçerken taze bir ekmek kokusu gelip burunlarından giriyor ki mis gibi, sımsıcak. Doğal olarak o kokunun peşine düşüyorlar ve bir çatal kapının önüne varıp duruyorlar. Kapı kanadının biri hafif kıvıkmış, baba oradan başını uzatıyor. Saç saçkı, ekmek tahtası, yufka üstünde yuvarlanan bir oklava, un bulaşığı bir önlük ve bir kadın düşüyor gözlerine.
Kapıya birkaç kez vurduktan sonra, çekinerek, sıkılarak, “Bacı biz yolcuyuz, uzun yoldan geliyoruz ve çok açız... Bizim için birkaç ekmek ...” diyebiliyor.
Kadın yerinden doğrulup onlara doğru geliyor. Kapı kanadını biraz daha iterek onların içeriyi görmesini engelleyip, “Ne ekmeğiymiş, ekmek yok," diyor.
Açlar. Hele oğlan, gırtlağı kalkıp kalkıp inmeye başlamış; ağzının kıyısından sular sel oldu olacak. Arsız, marsız, “Ekmek ediyorsun ya, bacı. Birkaç ekmek versen, ne olur?” diyor.
Demez olaydı! Bir afra tafra, sanki ondan canını istemişler.
“Çıkın şuradan! Bir de sizinle mi uğraşacağım; işim gücüm başımdan aşkın. Deliye bak hele, aklıyla zoru mu var ne! Ekmekmiş, sanki ekmek sırtımızda bitip yetişiyor. Her gelene de oradan koparıp koparıp veriyoruz,” diyor ve şırak diye kapıyı yüzlerine kapatıyor.