Hepimiz zaman zaman her şeyi geride bırakıp uzaklara gitme arzusu ile dolup taşarız. Bazen birkaç gün gündelik işlerden sıyrılmak, yaşamın koşturmacasından uzaklaşmak ve kendimizle baş başa kalma -kendimize kavuşma- isteğidir bu; bazen de sorunlarımızdan kaçmak için bir yoldur. Hatta belki de pişmanlıkların toplaşıp üstümüze geldiği, yeni baştan bir hayat kurmayı istediğimiz bir andır bu. Bir de unutmak meselesi var tabii (daha önce unutmakla ilgili bir yazı kaleme almıştım, bu yüzden burada üzerinde çok durmayacağım), uzaklara gidip geride kalanları unutmayı istemek, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın sözünü ettiği gibi:

Gün oluyor; seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum. Sokaklar, evler, caddeler, vitrinler seni hatırlatmasın diye. Gün oluyor; anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını. Çünkü; biliyorum nereye gitsem benimle geleceksin, ya da gittiğim her yerde senden bir şey olacak...

Peki, uzaklar dediğimiz yer neresidir? Ne kadar uzaktır şimdi bulunduğumuz yere?

Oraya nasıl gidilir? Hava yolu, kara yolu vs. mi kullanılmalıdır? Yoksa zihin yolu yeterli midir?

Zihnimiz, kalbimiz bazen o kadar çok yoruluyor, o kadar çaresiz, o kadar anlaşılmıyor hissediyoruz ki çekip gitmenin ferahlığına sığınıyoruz. Her şeyi geride bırakınca üstümüzdeki yükler hafifleyecek; kötü olan, zor olan bizimle gelmeyecek sanıyoruz ya da böyle olduğunu düşünmek istiyoruz.Oysa nereye gidersek gidelim düşüncelerimiz de bizimle geliyor. Örneğin; sakin bir doğa tatiline çıkıyoruz yine iyi gelmiyor, bir tam gün Pazar’ı odamızda, yatağımızda yalnız geçiriyoruz yine iyi gelmiyor. Çünkü herkesten, her şeyden kaçabiliyoruz da bir tek kendimizden kaçamıyoruz. Nereye gidersek gidelim bir şeyleri kendi içimizde çözemediysek bize iyi gelmiyor, çare olmuyor.

 Bulunduğumuz mekân ancak zihnimizi, düşüncelerimizi toparlamakta, düzenlemekte katkı sağlayabilir. Mesela bir doğa yürüyüşünde, bir deniz kenarında kalabalık ve gürültülü bir meydana nazaran düşüncelerimizi düzenlemek, problemlerimize çözüm üretmek, sağlıklı kararlar almak daha kolay olabilir.

Bazen de yaşamımızdaki problemler öyle bir kördüğüm oluyor, öyle çözülmez bir noktaya geliyor ki bırakın uzaklara gitmeyi yer yarılsın içine girelim, bir anda kaybolalım istiyoruz. Hiç kimse bizi bulamasın, öylece zamanın bir yerinde asılı kalalım istiyoruz.

Geçenlerde kime ait olduğunu bilmediğim bir söze rastladım. Orda “Kaybolmaya çok ihtiyacın olduğunu sanıyorsun ama sen en çok bulunmaya muhtaçsın.” diyordu. Bu söz bana insanın anlaşılma ihtiyacının ne kadar derin ve etkili olduğunu anımsattı.

Bizler aslında belki de uzaklara gitmek falan istemiyoruzdur, ne dersiniz? Bulunduğumuz yerde anlaşılmadığımız, yalnız hissettiğimiz için uzakları düşlüyor olamaz mıyız? Buradan umudumuz kalmadığı için uzaklara bel bağlıyor hatta ortadan kaybolmayı yeğliyor olabilir miyiz?

Tıpkı az önce bahsettiğim sözde olduğu gibi kaybolmak değil de bulunmak istiyoruz bana sorarsanız. Sorunlarımızın çözümüne el vermiyorsa da birileri bizi dinlesin, anlasın, şefkatle kucaklasın istiyoruz. Aslında bulunduğumuz yerde kaybolmuş hissediyoruz. Uzaklara gitmek, kaybolmak değil; bulunduğumuz yerde kaybolan umudumuzu birisi gelip bulsun, bizi fark etsin istiyoruz. Madem bu kadar elzem bu fark edilme, bulunma meselesi; gelin biz yakınımızdakileri fark ederek, bularak başlayalım bu işe.