Bu hayatta herkesin bir önceliği vardır, kendi hayatı için dilediği bir şey. “Benim için mutluluğun tanımı bu” dediği bir şey, “Bu olursa gerisi hallolur” dediği bir şey.

Benim için bu, sevdiğim işi yapmak ve karşılığında hayatımı idame ettirecek kadar para kazanmaktı. Hiçbir zaman çok para kazanayım, çok zengin olayım gibi isteklerim olmadı.

Bir şeyi gerçekten, gönülden, saf bir şekilde istediğimizde o şeyin muhakkak bir gün olacağına inanıyorum.

Kişisel gelişim cümlesi gibi duyulabilir ama tam olarak öyle değil, yani ne istersek o olmuyoruz tabi ki, bunun için çok çalışıp çok emek vermek gerek ama bir sürü başka dinamiğin de bir araya gelmesi gerek, elbette şans da gerek

Ben şanslıydım, evet bunun için çok çalıştım, emek verdim ama yine de olmayabilirdi.

Bana göre dünyanın en şanslı insanları sevdiği şeyi meslek olarak yapan insanlar. Çünkü hayatımızın büyük kısmını çalışarak geçiriyoruz ve herhalde sevmediği bir mesleği yıllarca yapmak zorunda olmak dünyanın en kötü hissidir.

Bir diğer şans da herhalde severek yaptığınız işi size benzeyen insanlarla yapıyor olmaktır. Hatta bu, yine bana göre, dünyadaki en iyi his olabilir. İşte o zaman ne mesleğiniz para için ya da zorunluluktan yaptığınız bir şey olur, ne de iş yerinizdeki insanlar katlanmak zorunda olduğunuz insanlar.

İşimi tanımlayacak olursak: Bir kısmı, üniversitede öğrencilerle yeni şeyler öğrenmek (öğrencilere bir şeyler öğretmek diye de tarif edebilirdim ama kendilerinden bir sürü şey öğrendiğim öğrencilerim de var) diğer kısmı da okumak, yazmak ve yeni şeyler üretmek.

Böyle söylendiğinde kulağa zaten çok güzel geliyor : ) ama gerçekten yaşarken de güzel olması için mesela öğrencilerin benim heyecan duyarak anlattığım şeyleri, aynı heyecanla dinlemesi, ya da benim heyecanla gerçekleştirmek istediğim bir projeden aynı heyecanı duyuyor olmaları gerekiyor.

Etrafımda “Şunu yapsak ne güzel olur” dediğim şeylere “Evet çok güzel olur, hemen yapalım hocam” diyen kişilerin olması gerekiyor. Yoksa tek başına bir şeylere heyecan duymamızın hiçbir anlamı olmuyor, hatta bir süre sonra o heyecan da yok oluyor.

Ben bu konuda da şanslıyım. Gerçekten etrafımda benimle aynı hayalleri kuran, aynı şeylere heyecanlanan, yeni şeyler denemekten, yeni şeyler öğrenmekten keyif alan; paylaşmayı, dayanışmayı, birlikte bir şeyler üretmeyi önemseyen ve bunları zorunluluk olarak görmeyen

öğrencilerim var.

Bütün bunları bu kişilerle eğlenerek yapıyor olmak da bir diğer şansım : )

Çünkü sevdiğimiz ve yapmak istediğimiz şeyler ortak olabilir ama bunu eğlenmeden de yapabiliriz, bu da bir seçenek. Ama herhalde bütün bunları bir de eğlenerek yapıyor olmak herkese nasip olacak bir şey ve herkesin yakalayabileceği bir şans değildir.

Bu kriter herkes için geçerli olmayabilir tabi, çünkü bizim toplumumuzda “eğlenmek” hafif bir şey gibi algılanır, sanki yapılan işin ciddiye alınmadığını ifade eder. O yüzden mesela ciddi uğraşlar aslında insanlar tarafından sıkıcı bulunur. Siyaset gibi.. Akademi de dışarıdan sıkıcı algılanır. Oysa sıkıcı olan bu alanların kendisi değildir, buradaki insanlardır.

Oysa dünyanın en ciddi konularını bile çok eğlenceli bir şekilde anlatabilirsiniz.

Ya da bir işi çok ciddiye alarak ama çok eğlenerek yapabilirsiniz.

Ben bu konuda da çok şanslıyım : )

Ama muhtemelen öğrencilerim de kendilerinin şanslı olduğunu düşünüyordur. Çünkü ben bunu, çok sayıda insan gibi çok da önemsemiyor olabilirdim. Yani yaptığım işi eğlenerek yapıyor olmak benim için bir kriter olmayabilirdi. Ama o zaman çok sıkılırdım, muhtemelen öğrencilerim de çok sıkılırdı.

Çok ciddi ve başarılı işler yapabilmek için ciddi, asık suratlı ve sıkıcı olmamız gerekmiyor. Hatta bana göre tam tersi. Bir işi keyif alarak ve eğlenerek yapmıyorsak başarılı olma şansımız yok.

Hayat ciddi olmak için çok kısa ve sıkıcı olmak için ise çok renkli.

Tam burası, sevdiğim şu sözü kullanmak için uygun sanırım: “Dans edemediğim devrim, devrim değildir.”

Benimle birlikte dans eden bütün öğrencilerime sevgiyle ve bizi karşılaştıran hayata teşekkürlerimle…