Bir ara hepimiz Nihilist Penguendik. Hatırlıyor muyuz hala, yoksa Masumiyet Müzesi karakterleri mi olduk şimdi de?

Sanki çok çabuk yeni bir akıma uyum sağlıyoruz gibi…Oysa “nihilist penguen”e de tam olarak uyum sağlamayı reddettiği ve sürüden ayrıldığı için yakınlık duymamış mıydık?

Bu tabi ki bizim ona atfettiğimiz anlamdı. Bilim insanlarına göre penguenin diğer penguenlerden ayrılmasının ve tek başına, hayatta kalması mümkün olmayan bir yöne doğru gitmesinin nedeni beynindeki yön bulma merkezinin bozulması idi. Yani bu bir tercih değildi.

Ama biz kendi hayatlarımızda sürünün içinde kalmaktan, yaşadığımız hayatta anlam bulamamaktan o kadar sıkışmıştık ki, daha uzun yaşamaktansa daha farklı bir hayat deneyimlemek isteyen ve öleceğini bile bile bir “anlam”ın peşinden giden penguen hikayesini daha çok sevdik. “Belki diğerleri hayatta kaldı ama O yaşadı” diye paylaşımlar yaptık. Sadece hayatta kalmaya çalıştığımızı bile bile.

Hepimiz kendimizi “nihilist penguen”le özdeşleştirdik. Peki kaçımız o videodan sonra bir “anlam”ın peşine düştük ya da “sürü” den ayrılıp kendimize farklı bir hayat seçtik. Ben söyleyeyim: Hiçbirimiz. Çünkü zaten o penguen biz değildik, olduğumuzu zannediyorduk, aslında O olmak istiyorduk.

O pengueni 19 yıl önce çekilen belgeselde değil, 19 yıl sonra sosyal medyada viral olan videolarda tanıdık, tıpkı Masumiyet Müzesi karakterlerini 18 yıl önce yazılan kitapta değil, Netflix için uyarlanan dizide tanıdığımız gibi. Şimdi de hepimiz o karakterleriz. Kimimiz Füsun, kimimiz Kemal, kimimiz Sibel.

Dizinin viral olmasının nedenlerinden birinin 1970 ve 1980’li yıllara ait görüntüler olduğunu düşünüyorum. Yani sosyal medyanın olmadığı, belgesel izlediğimiz ve kitap okuduğumuz yıllar. Cep telefonunun olmadığı, Kemal’in Füsun’a yıllar boyunca ev telefonundan ulaşmaya çalıştığı ve Füsun’dan gelen mektupla tekrar buluştukları yıllar.

Yani hayatlarımızın bu kadar “anlam” dan yoksun olmadığı dolayısıyla bu kadar fazla “anlam” arayışımızın olmadığı yıllar. Şimdi belgesel izlememize ya da kitap okumamıza gerek yok çünkü yapay zekayla belgesel de çekebiliriz, kitap da yazabiliriz. Ama belli ki anlam oluşturamıyoruz.

Kemal’in Füsun’a olan duygusunun aşk mı takıntı mı olduğu tartışmaları bir yana, Kemal’in Füsun için tüm hayatını geride bırakması ve hayatının geri kalanını önce Füsun’u arayarak, bulunca da O’nun etrafında ve O’nun hayatını yaşayarak geçirmesinin, öleceğini bile bile yaşadığı hayatın dışında bir hayat seçen “nihilist penguen” le çok benzer olduğunu düşünüyorum.

Bunun doğru ya da yanlış olduğunu söylemiyorum. Sadece dizide bu durumla özdeşleştiğimizi söylüyorum. Çünkü bizim de hayatımızda “doğru” ya da “yanlış” tutkuyla peşinden gideceğimiz “gerçek” bir duyguya ve hedefe; sadece hayatta kalmaya değil, gerçekten anlamlı bir hayat yaşamaya ihtiyacımız var. Oysa şu an “viral” olan neyse, biz onu tutkuyla benimseyip paylaşıyoruz, ta ki başka bir şey “viral” olana kadar. Daha bir ay önce varlığından bile haberdar olmadığımız “Masumiyet Müzesi”nin önünde oluşturduğumuz kuyrukta saatlerce bekliyoruz.

Sahi bu kadar çabuk mu değişiyor tutkularımız ve anlamlarımız? Algoritmaların bizim için oluşturduğu bir anlam evreninde yaşıyorken nasıl oluyor da kendimizi hayatı pahasına kendi anlamının peşinden giden “nihilist penguenle” özdeşleştiriyoruz? Olduğumuz şeyle olmak istediğimiz şey arasındaki uçurum bu kadar büyükken neden olmak istediğimiz “şey”e dönüşmek için hiç adım atmıyoruz?

Sahi hatırlıyor muyuz hala “Nihilist Penguen”i, yoksa Masumiyet Müzesi kuyruğunda mıyız?