Birliğe vardıklarında hüzün havası hâkimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkes şehit kardeşlerinin daha önceki kahramanlıklarını anlatıyordu. İbrahim ile Mehmet’i kan revan içinde gören arkadaşları yaralı zannederek koşuştular; “Yaralandınız mı, yaranız nerenizde?” gibi sorulan sorularkarşısında her ikisi birden “Yüreğimizde!” dedi. İbrahim; “İkimiz de yaralı değiliz ancak yüreğimize açılan yarayı kapattık.
Onca arkadaşımızı şehit eden ve yaralayan İngiliz makineli tüfekçisi domuzu sağ ele geçirdik ve kardeşlerimizin kanını yerde koymadık. Bu da onun kullandığı makineli.” diyerek arkadaşlarına teselli vermeye çalıştılar. Askerlerden biri; “Peki eliniz, yüzünüz hep kan, bu nasıl oldu?” sorusuna Mehmet; “Kardeşim, domuz kestik dedik ya.” cevabı kanayan yüreklere su serpti.
Düşman saldırılarının başladığı günden yaklaşık üç ay geçmiş, koca bölükte eski arkadaşlarından on iki kişi kalmışlardı.
İbrahim bu arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde; “Biz kıran artığıyız, bize bir şey olmaz.” diyordu, onun kendine olan güveni tamdı. Bir gün sonra yine aynı bölgede düşman askerleriyle yakın muharebeye girdiler. Düşman mevziinden atılan el bombası şarapneli bu kez Mehmet’in sağ koluna isabet etmiş, tüfeğini kullanmaya çalışsa da muvaffak olamamıştı.
Bölük düşman hücumunu geri püskürtmek için bir hayli ilerleyince Mehmet aşırı kan kaybı nedeniyle susamıştı. Hemen gerideki dereye susuzluğunu gidermek için indi. Dereye vardığında su kızıl kan akıyordu. Mehmet gibi yara alan askerlerimiz dereye inmiş, kan akan suyu içmeye çalışırken kendi kanları da suya karışmıştı. Derenin kıyısı şehit ve yaralılarla doluydu. Dereye indiğine bin pişman olmuştu Mehmet.
Kan akan dereden bir avuç su aldı, kuruyan dudaklarını ıslatarak susuzluğunu gidermeye çalıştı. Bilincini kaybetmemek için de bir an kendini köyündeki Şarlakkaya arazisinde ekin biçmiş, yorgunluğunu atmak için dere kenarında oturup dinleniyormuş gibi düşündü. Ceketini çıkarıp, yarasına bakmaya çalıştı fakat sağ kolunu hiç hissetmiyordu. Omzundan akan kan üzerindeki tüm elbisesini bedenine yapıştırmıştı.
Kendini uyanık tutmak için kolundaki acıyı hissetmeye çalışıyordu.
“Bayılır giderim, şehit sanırlar.” diye düşündü.
Güneş batmak üzereydi. Bir yudum su içme hayaliyle yarayı alan herkes kendini dereye atıyordu. Dereden akan su daha bir koyu renkte akmaya başlamıştı. Mehmet, ne kadar dirense de aşırı kan kaybından kendinden geçti.
Gözlerini açtığında hastanedeydi. Hastanede yer kalmadığından umutsuz görünen yaralıları bir koğuşa doldurmuşlar, bir tane de gönüllü hemşire görevlendirmişlerdi.
Mehmet, yataktan başını kaldırıp hemşire hanıma seslenerek; “Açım!” dedi. Hemşire hemen yanına koştu, duyduklarından emin olmak için; “Mehmet iyi misin?” diye sordu. Mehmet, aynı kelimeyi telaffuz etti; “Açım!” dedi. Mehmet hastaneye geleli kırk günden fazla zaman geçmiş, bir kuru nefes ile hayata tutunmaya çalışmıştı. Hemşire hemen koşup doktorlara haber verdi. “Bozoklu Mehmet konuştu. Açım dedi.” diyerek sevincini paylaştı. Doktor hemen başına geldi, konuşmaya çalıştılar. Mehmet’in bilincinin açık olduğuna kanaat getirip; “Ne istiyorsa verin Bozoklu Mehmet kefeni yırttı.” dedi.
Hemşire hanım hemen mutfağa giderek bir tepsi içinde haşlanmış tavuk getirdi ve kendi elleriyle yedirdi. Karnı doyduktan sonra hemşireye teşekkür etti ve “Burası neresi, kaç günden beri buradayım?” diye sordu. Hemşire; “Daha öncesini bilmiyorum ancak buraya gelişin bir aydan fazla oldu.” dedi.
Kolu sarılıydı, yemek yerken ikide bir gözü koluna gitmişti.
Hemşire; “Kolunu kurtarmayı başardık, sen onu merak etme.” dedi.
Mehmet’in koluna ilk müdahale sargı yerinde yapılmış, sonrasında hastaneye sevk edilmişti. Daha sonra da Kayseri hastanesine sevk edilerek orada altı ay kadar kaldı, buradan da köyüne geldi. Evine döndüğünde küçük kardeşi Nuri’nin de askere alındığını öğrendi.
Üsüğün oğlu Mustafa’nın evi boş kalmıştı. Cepheden yaralı dönen evladı ocak umudu olmuştu. Büyük oğlu Halil birkaç kez firar edip gelse de babasından yüz bulamadığından teslim olmak zorunda kalmıştı. Hangi cephede olduklarını bile bilmediği üç oğlundan uzun yıllar haber alamadı. Tüm cephelerde savaş bitmiş, Mustafa Ağa’nın iki oğlu daha sağ salim dönmüştü. En küçük oğlunu ölene dek umutla beklediler. Nuri hangi cephede, şehit mi oldu, esir mi düştü hiçbir haber alınamadı.
Üsüğün oğlu Mustafa dört evlat yetiştirmiş, aslanlar gibi asker etmişti. Bir oğlu kayıp, bir oğlu yarım dönmüştü.
Çanakkale’de aldığı yara sonucu sağ kolu iş göremez olmuştu.
Beyyurdu köyündeki bazı asker kaçakları, yiğitliği yakıştıramayan bazı densizler Mehmet’e “çolak” diyordu. Daha da ileri giderek, Mehmet’in kendi kendini vurduğunu iddia edenler bile vardı.
Bir gün Sorgun’un Sorgun köyünden Sivrioğlu İbrahim Beyyurdu köyüne misafir oldu. Cephe arkadaşı Mehmet’i sordu. Konu konuyu açmıştı. İbrahim Çavuş, kahraman arkadaşına “çolak” demelerine çok içerledi. Kendisi de yıllarca savaşmış, tek bir yara dahi almamıştı. Hakkında “Askerden kaçmış, yoksa tek bir mermi de mi isabet etmez?” diye dedikodu ediyorlardı fakat o aldırmıyor, “Allah biliyor.” deyip savuşturuyordu.
Gazi arkadaşının cephede gösterdiği kahramanlığı anlattı.
İbrahim Çavuş sözlerini tamamlarken de; “Mehmet kendini vurmuş, ben cepheden kaçmışım, Çekerekli bacağını kendi kesmiş. Peki bu vatanı kim kurtarmış? Mehmet de Çekerekli de Çanakkale kahramanıdır. Kimse onların kahramanlığından şüphe etmesin.” dedi.
Mehmet Dede yıllar sonra köylüsüne anlatamadığı cephe hatıralarını torunu torununa anlatır ve her seferinde; “Kan ile yuğrulduk yavrum!” derdi. TBMM tarafından çıkarılan bir yasa ile gazilere maaş bağlanmasına karar verilmişti.
Beyyurdu köyünden de beş kişi maaş için müracaatta bulundu. Kayseri’de heyete girdiler. Mehmet Dede orada maaş almaya hak kazandı. Çanakkale’de yaralandığı esnada bölük kumandanı Mehmet’in adını not defterine yazmış, birkaç kez “fedakâr” diye not düşmüştü. Kayseri’den döndüğünde kendisine çolak ya da kendi kendini vurmuş diyenlere inat daha bir dik durdu. Köy muhtarı bu gazileri dinlemek için seferber oldu. Kış günlerinde çevre köylerdeki gazileri Beyyurdu köyüne getirerek odalarda cenkler kuruldu. Çolak Mehmet yerine emekli manasına gelen “Tekaüt” denildi. 1399 yılında Beyyurdu’nda dünyaya gelen kahraman gazimiz, 1956 yılında hayata gözlerini yumdu.