Bu sizlere ulaştığım ve sizlerle tanıştığım ilk yazım olması sebebiyle gelin biraz “tanışmak” tan söz edelim.

Yıllarca rehber öğretmen veya idareci olarak görev yaptığım kurumlarda yüzlerce eğitimci, öğrenci ve anne-babayla tanışma fırsatı buldum, onlarla hemhal oldum. Mesleğim daha çok konuşma üzerine kurulu olsa da yazmak da yaşamımda hep var oldu. Peki yazmak için meslek sahibi olmak, bir şeyler bilmek yeter mi?

Tam da bu noktada “Ama yazmak için önce yaşaman gerekir, öyle değil mi?” diye soruyor zihnimde Sylvia Plath. Ne anlamlı ne yerinde bir soru bu. Yazmak için yaşamın içinde olmak gerektiğini düşünenlerdenim ben de. Yaşamak dediysem rutinlerin içinde sıkışıp öyle alelade hayatta kalmaktan söz etmiyorum. Yaşamın içine karışmak, yeni deneyimlere ve fikirlere açık olmak, yeni insanlar tanımaya istekli olmak, bakmak değil görmek, duymak değil dinlemek, yaşamı kalbinin en derinlerinde hissetmekten söz ediyorum. Ama yaşamı derinden hissetmek için de öyle büyük, abartılı şeylere gerek olmaz çoğu zaman. Bazen bir ağacın gölgesinde gökyüzüne bakıp derin bir nefes alarak da hissedilir yaşam. Hatta belki bu sırada bulutlardan bir resim bile çizebiliriz zihnimizde.

Laf aramızda yazmaya en çok heveslendiğim ve beni heyecanlandıran yazılarımın bu köşeden sizlere ulaşacak olması diyebilirim. Bu heves ve heyecanın en temel sebebi sizlerden biri oluşum. Ben de sizler gibi kökleri bu topraklarda olan bir memleketlinizim. Uzun zamandır yaşamın getirdiği sürprizler ve işim sebebiyle Ankara’ da yaşıyor olsam da bir ayağım hep memleketimde, Yozgat’ ta oldu. Duygu ve düşüncelerimi, uzmanlık alanlarımla ilgili bilgilerimi naçizane sizlerle paylaşmak için sabırsızlandığımı bilin isterim.

“Gelin tanış olalım” demiş Yunus Emre ve devam etmiş sözlerine

“İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim

Dünya kimseye kalmaz”

Peki tanışmak sadece birbirimizin ismini, yaşını, memleketini, mesleğini ve benzeri nesnel özelliklerini bilince mi oluyor?

Bizler yalnızca bu özelliklerden ibaret olabilir miyiz?

İnsan; duyguları, düşünceleri ve yaşam deneyimleriyle bir bütün değil mi?

Hangi yemeği sever, nerde olmaktan mutlu olur, neye kızar, neye güler, neye üzülür?

Yani kişinin özünü bilmeden, onunla hemhal olmadan birini tanıdım diyebilir miyiz?

“Birini görmek, adını bilmek, selamını almak değildi ki tanışmak. Birbirimize bulaştırdığımız düşünceler, fikirler, duygular olmadan nasıl tanışıklık olsundu... Gerçek tanışma, fikrin hissini karşındakine bulaştırmak değil miydi?” diyor Gör Beni kitabında Azra Kohen.

Pek tabii birini tanımak zaman ve emek istiyor. En çok da sohbet, muhabbet istiyor. Peki yakınlarımızı, sevdiklerimizi ne kadar tanıyoruz? Bana sorarsanız birini tam anlamıyla tanımak neredeyse imkânsız. Bu yüzden belki de doğru soru “Yakınlarımızı, sevdiklerimizi tanımak için ne kadar çaba sarf ediyoruz?” olmalı.

En önemlisi de ilk iş bu “tanışmak” meselesine kendimizden başlamak olmalı. Bütün bu soruları önce kendimize sormalı, kendimizle iç sohbetler etmeli, kendi özümüze inip kendimizle hemhal olmalıyız derim ben.

Gelin tanış olalım, önce kendimizle.