Köyde yaşayanlar, köylülerle haşır neşir olanlar bilir.
Her köyde köy erkeklerinin toplanıp sohbet ettiği, kışın köy odaları yazın da belli yerler vardır. Özellikle kış günlerinde köy odalarında toplanır, derin sohbetler edilirdi. Güneş yüzünü gösterdiği zamanlarda ya soku dibinde ya bulgur seteni yerinde veya cami avlusunda toplanırlar, yaşlılar konuşur, gençler sükût içinde dinlerlerdi. Bu sohbetler tarla tapan işlerinden tutun da hükümet kurmaya, ihtilal yapmaya kadar giderdi. Hele de o kalabalıkta savaş görmüş bir ya da birkaç gazi varsa sohbete doyum olmaz, köy meydanı bazen Gelibolu olur bazen de meydan muharebesine dönüşürdü.
Altınsu köyünde büyük pınarın başında, güne yamaç geniş bir alan vardı. Köyün ihtiyarları da gün yüzünü gösterdiği zaman orada toplanırlar, en koyu sohbetleri burada yaparlardı.
Seferberlik ilan edildiğinde Altınsu köyünden elli beş kişi askere alınmış, geri dönenlerin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmemişti. Bu gaziler Mustafa Onbaşı, Gazi Satılmış, Gazi Deli Mehmet, Kara Bekir’in Kazım ve Hoşum’un oğlu Burunsuz Mehmet olarak bilinirdi. Satılmış ile Deli Mehmet Şark cephesinde Ruslara karşı savaşırken esir düşmüşler, on altı yıl Rus esir kamplarında kalmışlar ve esir değişimiyle ülkelerine sağ salim dönmüşlerdi. Altınsu köyünde yaşayanlar bu gazilere değer verirler, saygıda kusur etmezlerdi.
Özellikle kış günleri köy odalarında Siyer-i Nebi ve Hz. Ali Efendimiz’in cenkleri anlatılır, hemen peşinden de bu gazilerden yalvar yakar cephe hatıralarını anlatmalarını isterlerdi.
Çoğu zaman yaşadıkları acıyı, yaptıkları kahramanlıkları anlatmak istemezlerdi. Bunun sebebi de odadaki bulunan cemaatin her birinin yakını cephede şehit düştüğünden hem onları üzmek istemezler hem de kendi kahramanlıklarını anlatmayı zül sayarlardı.
Bir gün Mustafa Onbaşı’nın cephe arkadaşı Bahadınlı İsmail Çavuş Altınsu köyüne misafir oldu.
O akşam Mehmet Ağa’nın odasında tadına doyulmaz bir sohbet açıldı. Söz döndü dolaştı Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi’nde yaşanan Yunan mezalimine geldi.
İsmail Çavuş misafir adabıyla sözü Mustafa Onbaşı’ya getirdi ve “Siz bunun ne deli biri olduğunu bilemezsiniz?” diyerek arkadaşının yüzüne baktı.
Mustafa Onbaşı hafif bir tebessümle; “Estağfurullah İsmail Çavuş, senin deliliğinin yanında benimkisi beyefendilik kalır. Eğer senin kadar deli olsaydım ben de şimdi Altınsulu Mustafa Çavuş diye anılırdım.” diyerek üstü kapalı birbirine övgüler yağdırdılar.
İhtiyarlardan biri söze karıştı; “Hele bir anlatın da dinleyelim, kimin daha deli olduğuna da odadaki cemaat karar versin.” dedi.
İsmail Çavuş “Yahu kardeşim ben ne anlatayım, yapan kendisi eden kendisi. Yunan askerinin kafasını nasıl kestiğini hiç anlatmadı mı size?” der demez odada oturanların gözleri Mustafa Onbaşı’ya çevrildi.
Mustafa Onbaşı kızardı, bozardı, şekilden şekile girdi ve “Neyini anlatayım, toru topu bir Yunan askerinin kafasını kestik o kadar.” diyerek sözü savuşturmaya çalıştı.
Bahadınlı İsmail Çavuş “Yahu bunun bir şey anlatacağı yok, anlatayım da dinleyin o zaman.” diyerek söze başladı: “Ben Çanakkale’de mahşeri yaşamış adamım. Mustafa Onbaşı benden hem yaşça küçük hem de tecrübesiz bir askerdi. Mustafa Onbaşıyla İkinci İnönü Muharebesi sonrası Kütahya civarında tanıştık. Aynı bölükte, benim takımımdaydı. Bir gün akşam içtimasında bölük kumandanı düşman mevziini keşfe gidecek on gönüllü asker istedi. Çavuş olarak ilk ben çıkmıştım, hemen peşimden Mustafa da çıktı, derken Kütahyalı Mehmet, Tokatlı Bekir ve aklımda kaldığı kadarıyla on kişiyi tamamladık. Bölük kumandanı bize yol tarif ediyordu ki o bölgeyi iyi bilen Kütahyalı Mehmet Çavuş kılavuz görevini üstlendi. Yaklaşık iki kurşun atımı mesafe yürüdük. Her taraf çalılık, ormanlık olduğundan uzakta gördüğümüz ağaçları bile Yunan askeri sanıp yattık, süründük. İhtiyatı elden bırakmamak için beşer adım aralıkla yol alıyorduk, arada bir herkes yanındaki arkadaşı kontrol ediyordu. Bir dere kenarına vardık, susuzluğumuzu giderdikten sonra dereden çıktık. Bir de baktık ki ne görelim?” Köy odasında kimseden çıt çıkmıyor, herkes İsmail Çavuş’un ağzından çıkacakları sabırsızlıkla bekliyordu.
İsmail Çavuş, Mustafa Onbaşı’nın yüzüne baktı; “Oğlum vallaha delisin yav.” diyerek gülümsedi.
Odadaki ahali iyice meraklanmıştı.
İsmail Çavuş sözlerine devam etti; “Yunan sınır hattı hemen derenin yüz metre ilerisindeydi. Etrafta çalı yoktu ancak diz boyu ot vardı. Ses çıkarmamak için sıra ile sıçradık. Yaklaşık elli metre mesafe kalmıştı ki ben dönelim dedim. Mustafa ‘Ne dönmesinden bahsediyorsun buradan bir nişan almadan gidilir mi hiç?’ diyerek inatlaştı. Tüm arkadaşlar geri dönelim diyerek fikir birliği ettiğimiz halde Mustafa bizden ayrılıp sürünerek tel örgüye doğru ilerledi. Yapacak bir şey kalmamıştı, mecburen orada arkadaşımızı bekledik.”
Buradan gerisini de sen anlat diyerek sözü Mustafa Onbaşı’ya teslim etti. Mustafa Onbaşı utana sıkıla anlatmaya başladı.
“Benim gözlerim gece iyi görür.” diyerek konuya girdi, “O gece hava bulutluydu.
Ay buluttan buluta girip çıktıkça şavkı Yunan askerinin üzerine vuruyor, tüfeğinde takılı süngü parıl parıl parlıyordu. Yaklaşık on metre kalmıştı aramızda, baktım ki uzun saçlı bir asker tel örgünün direğine yaslanmış uyuyor. Beş metre kadar daha yaklaştım, askerin tüm teçhizatını görüyordum. Geri dönüp arkama baktım ki, bizimkiler de hemen yirmi adım gerimde. Daha da bir cesaret aldım, kasaturamı yavaşça çıkarıp bir hışımla yerimden fırlayıp askerin uzun saçlarını elime doladım ve kasaturayı boğazına çaldım. Ben gavurun kellesini koparmaya çalışırken gavur debelendi, tel örgü sallanınca da tongurdak ve zil sesleri duyulmaya başladı. Peşinden silahlar patladı. İlk kasaturayı çalar çalmaz gavuru yere yatırmıştım. Yunan nöbetçileri karanlıkta neye uğradığını şaşırmış, rastgele ateş ediyorlardı.
Kasaturayı üçüncü çalışımda gavurun kellesi elime geldi, ancak silah sesleri durmaksızın devam ediyor, namlunun ucundan çıkan ateş çıngıları dereyi hedef aldıklarını gösteriyordu.
O hengâmede Yunan askerleri kendi arkadaşlarını vurmuş olsa gerek ki haykırış ve inleme sesleri gecenin sessizliğini bozmuştu. Ay bulutun arasından çıkmadan hemen sürünerek geri dönmeye çalıştım. Hemen yakınımda sandığım arkadaşlar silahlar patlar patlamaz kendilerini derenin içine atmış, beni de şehit oldu sanarak, ‘Biz şimdi kumandana ne cevap vereceğiz’ telaşına düşmüşlerdi. Gavurun kellesini çantama koyup dereye kadar sürünerek gittim. Kestiğim askerin cesedini bulduklarında Yunan askeri projektörü dereye çevirmiş bir yandan da ateş ediyordu. Beni görmediklerinden emin olduğum için de bir süre dere içinde kaldım, silah sesleri kesilir kesilmez bir çalıyı kendime siper edip sürünerek dereden uzaklaştım. İlk gavuru kestiğimde bir şey hissetmemiştim ancak dereden çıkıp da bayırı aşınca içime bir sızı düştü. Ya karanlıkta arkadaşları bulamayıp başka bir Yunan birliğine gidersem diye endişe etmeye başladım. Bir taşın dibine oturup çantamdaki kafirin kellesini önüme koydum, her tarafı kan olduğundan eli yüzü hiç belli değildi, şöyle bir baktıktan sonra tekrardan çantama koydum. Ellerim kan kokuyordu, toprak ile kuruladım ama fayda etmedi. İçim bir hoş olmuştu. Sanırım kan tutmuş olacak, yapacak bir şey yoktu, sabahın zifiri karanlığı çökmüştü. Bunu fırsat bilerek biraz yürüdüm. Kulağıma fısıltı şeklinde konuşmalar geldi. Olduğum yere yattım, kulağımı yere dayayıp sesi dinlemeye çalıştım.
Hiçbir şey duyamadım. Hayal gördüğümü düşünerek kendimden korkmaya başladım. Çok geçmemişti ki tan yeri ağarmaya başladı. Kafamı kaldırdım ki ne göreyim, bizim arkadaşlar yüz metre ileride koşar adım ilerliyor. Hiç ses etmeden ben de onların peşinden koştum. Dere tepe demeden aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalıştım. Hava iyice aydınlanmıştı, tam gavur ile müslümanın belli olduğu zaman diye aklımdan geçti, nefes nefese kalmıştım. Bir anda çantamdaki gavurun kellesini çıkarıp bir kez daha baktım. Haymana’dan başlayarak Eskişehir, Kütahya civarında yaptıkları zalimlikler geldi aklıma, ağzımın dolusunca yüzüne tükürdüm. Yeniden çantama koyup yoluma devam ettim. Çok geçmeden arkadaşlarımla aramızdaki mesafeyi kısalttım. Artık tehlike kalmamıştır diye düşünerek ‘İsmail Çavuş!’ diye seslendim. Sesimi duyar duymaz dokuz arkadaşım da geriye dönüp bana doğru koşmaya başladılar. Şükürler olsun hiçbir zayiat vermemişiz diye düşünüyordum ki arkadaşların hepsinin de gözleri fal taşı gibi açılmış bana bakıyorlardı. Kafamı sallayarak; ‘Ne, neden öyle bakıyorsunuz?’ diye sordum. Arkadaşlar ‘Yaran nerende?’ diye sordu. Ben ‘Ne yarasından bahsediyorsunuz, yaralansaydım buraya kadar nasıl gelirdim?’ dedim.