93 Harbi olarak bilinen Osmanlı Rus harbi patlak vermiş, ülkede seferberlik ilan edilmişti. Sorgun’un Karakız köyünden Seferoğullarından Hacı Ali dedenin biricik oğlu Osman’ı da askere almışlardı. Evliliğinin ilk meyvesini bile göremeden gitmişti askere.
Beş kuşaktan beridir her savaşa kurban veren Seferoğulları’nın biri hiçbir zaman iki olmadığı gibi ocaklarından yetim de eksik olmamıştı.
Hacı Ali dedenin oğlu Osman’ın şehadet haberi geldiğinde torunu Mustafa dünyaya daha yeni merhaba demişti.
Dedesi torununa İslam’ın sancaktarlığını yapsın diye Peygamber Efendimiz’in adını vermişti. Eşinin şehit haberini duyan gelini baba ocağına dönme kararı almıştı. Kayınbabasının son bir ricası vardı gelininden, oğlu Mustafa’yı en azından bir yıl emzirmesini istemişti. Sonrasında da baba ocağı olan Ağacın köyüne döndü. Mustafa’nın annesi.
Hacı Ali dede ve hanımı, ocak umudu, gözbebeği torunları Mustafa’yı el bebek gül bebek büyütmüşlerdi. 1914 yılında seferberlik ilan edildiğinde Hacı Ali dedenin yüreğine ince bir sızı düşmüştü.
Köye gelen listede Seferoğulları’ndan Osman oğlu Mustafa’nın da adı yazılıydı.
Mustafa hiçbir şeyden habersiz Karakız köyünün Savaş diye bilinen mevkiinde ekin biçiyor, ırgatlık işliyordu.
Onun ne kardeşi ne emmisi vardı. İhtiyar dedesiyle ninesi artık Mustafa’nın eline muhtaç kalmışlardı. Mustafa, dedesini baba, ninesini de anne bilmişti. Köydeki adı da Hacı Ali’nin Mustafa olarak bilinirdi zaten. Hacı Ali dede, köye gelen askerlere torunu için yalvardı; “Hiç değilse anası ile helalleşsin, ona iki gün müsaade verin, ben yavrumu kendi ellerimle teslim edeceğime söz veriyorum.” diyerek ikna etti.
Mustafa, olan bitenleri daha tarladayken duymuş, herkesle birlikte köye dönmüştü. Dedesi, hemen üzerine yeni bir şeyler giymesini söyledi.
Mustafa, hazırlığını yaparken dedesi de atı eyerlemiş, binek taşına çekmişti. Mustafa, nereye gideceğini bile bilmeden yeni elbiselerini giyinmiş, kuşağı beline dolalı vaziyette avluya çıkmıştı.
Dedesi, yaşla dolu gözlerini bir mendille kuruladı; “Gel oğlum şimdi ata binip doğru Ağacın köyüne gideceksin, anan ile helalleş, ne de olsa anandır, ben sana iki gün izin aldım, bu gece orada kal yarın dönersin.” dedi.
Mustafa, itiraz edecek oldu ancak dedesi tek kelime bile ettirmedi.
“O senin anandır, benim de gelinim, onun bu işte bir suçu yok oğul, mukadderat.” dedi.
Mustafa, gönülsüz bir şekilde ata bindi, yavaş yavaş sürdü atını Ağacın yönüne doğru. Köye vardığında ilk olarak dedesinin evine gitti.
Onlarla hasbihal edip anası ile de helalleşmek istediğini söyledi.
Annesi, aynı köyden bir adam ile evlenmiş, bir de oğlu olmuştu. Mustafa ile annesi yıllar sonra ilk kez bir araya geliyorlardı.
Mustafa’nın anası, oğluna sarıldı, öptü, kokladı. Mustafa, hiç tanımadığı annesine bir yabancı gibi sarılmış, onun bu soğukluğu anasına yılların hesabını sormak ister gibi gelmişti.
Anası, arada bir Mustafa’nın yere bakan yüzünü elleriyle kaldırıyor; “Benim bir kabahatim yok yavrum, kaderimiz böyle yazılmış.” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Mustafa, Hacı Ali dedesinin ve ninesinin selamını ilettikten sonra; “Senin bir kabahatin olmadığını dedem de ninem de söylüyor ama.” diyerek annesine sarıldı.
Annesi, oğlunu da yanına alarak kendi evine götürdü, eşi ile tanıştırdı. Adam oldukça efendi, anlayışlı biriydi, hatta öyle anlayışlı biriydi ki Mustafa’nın babasının adını oğluna vermesine bile müsaade etmişti. Mustafa, kardeşinin babasının adını taşıdığını öğrenince ona da iyice ısındı. O gece ana oğul aynı yatakta yattılar.
Annesi sımsıkı sarıldı Mustafa’ya; “Aynı baban gibi kokuyorsun yavrum.” diyerek sessizce gözyaşı döktü.
Sabah erkenden yola çıkması gerekiyordu Mustafa’nın.
Annesi hem kahvaltı sofrası kurmuş, hem de yol azığı hazırlamıştı. Veda vakti gelmişti. Mustafa, hem kardeşine hem de annesine sımsıkı sarılarak buzları eritti. Atına bindiği gibi tırısla gözden kayboldu. Bir yıldız gibi kayıp gitti tepelerin ardına.
Köye vardığında Hacı Ali dedesi binek taşına oturmuş torununun yolunu gözlüyordu. Fazla vakti yoktu, hemen hazırlığını yapıp dedesi ve ninesinin de ellerini öperek helallik istedi.
Hacı Ali dede torununa askerliğin öneminden bahsetti; “Orası Peygamber ocağıdır, sakın ola düşmana sırtını dönme. Verilen vazifeyi layıkıyla yerine getir. Eğer ki bir ihanetin olursa şehit babanın kemiklerinin sızlayacağını bilesin evlat.” sözlerinin ardından bir vazifesi daha olduğunu belirtip, giderken Gedikhasanlı köyüne uğramasını, Şakir Efendi’ye bir mecidiye borcu olduğunu, hem onu vermesini hem de Kutb-ı Cihan Efendi’nin hayır duasını almasını tembihledi.
Mustafa, dedesinin her sözünü itiraz etmeksizin yerine getirirdi, bu son isteğini de yerine getirmek oradan da Kayseri’deki birliğine katılmak için son kez vedalaştı. Mustafa, Gedikhasanlı köyüne uğradı. Şakir Efendi’ye dedesi Hacı Ali’nin selamını ilettikten sonra bir mecidiye parayı uzattı.
Şakir Efendi, ahbabı Hacı Ali’nin torununu kendisine neden gönderdiğini iyi biliyordu.
Mustafa’nın uzattığı bir mecidiyeyi alıp cebine koydu; “Demek sen de askere gidiyorsun? Allah yolunu açık etsin, ayağına taş değdirmesin.” diye dua edip, sanki Mustafa’nın omzunda bir toz varmış da onu temizler gibi eliyle sağ omuzunu sıvazladı. İçlik cebinden çıkardığı iki mecidiyeyi Mustafa’ya uzattı.
Mustafa alıp almamakta kararsız kaldı. Şakir Efendi; “Al oğlum, sen askersin bu da sana asker harçlığı.” diyerek yolcu etti misafirini.
Mustafa, iki gün içerisinde Kayseri’deki birliğine teslim oldu. Burada görülen kısa süreli silah taliminden sonra trenlerle Suriye’ye oradan da Trablus’a gönderildiler. Bu cephedeki askerliği süresince Trablus, Sana, Bingazi, Yemen ve Arabistan çöllerinde düşmana karşı canı pahasına mücadele verdi.
Onları en çok üzen olay ise yüz yıllardır Osmanlı himayesinde bulunan ve Osmanlı’nın ekmeğiyle suyuyla beslenen
bazı Arapların İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı askerlerini düşman olarak görmesiydi.
Kendi birliklerinde de çok sayıda Arap asker bulunuyordu.
Bir gün çölde intikal ederken Mustafa’nın suyu bitti.
Su tulumlarının yüklü olduğu develere yaklaşarak Arap mekkâreden su istedi. Mekkâre, Mustafa’ya suyu vermedi.
Mustafa, su yüklü develerin ardında yürüyor, su alabilmek için fırsat kolluyordu. Mustafa, mekkârenin develerin önünde yürüdüğünü görünce bunu fırsat bilip bir matarasını çıkardı tam dolduracakken mekkâre silahını Mustafa’ya doğrultarak deveden uzaklaşmasını söyledi.
Mustafa, yalvardı, yakardı bir yudum bile su alamadı. Çöl sıcağı bir yandan, toz bir yandan Mustafa’nın konuşmaya bile takati kalmamıştı.
Su tulumlarının yüklü olduğu develerin ardından yürümeye devam etti. Bir ara mekkâreyi uğrunlatıp bir kez daha matarasına su oldurmaya çalıştı. Tam mataraya suyu akıtmaya başlamıştı ki Arap silahına davrandı. Mustafa, ona fırsat bile vermeden elindeki mavzer tüfeğini ateşledi. Yarısı bile dolmayan matarasıyla birlikte birliğin yan tarafına doğru kaçmaya başladı.
Hiç kimse Mustafa’nın peşinden koşmayı, onu yakalamayı göze alamadı. Herkes yorgun ve susuz bir halde çöl sıcağında yürümeye devam etti. Mustafa, birliğiyle arasında silah menzilinden uzak bir mesafe koymuş, birliğine paralel yürümeye devam etti. Bir yandan birliğini kaybetmek istemiyor, bir yandan da isyancı Şerif Hüseyin’in bedevilerinden çekiniyordu.
Korktuğu gibi de oldu. Karşısına çıkan isyancılar kum tepesi üzerinde yürüyen askeri görür görmez peş peşe silahlarını ateşlediler. Mustafa, kısa boylu atik biriydi. Hemen yere yattı, yara alıp almadığını kontrol etti. Hiçbir şey olmamıştı.
Bu arada birliğindeki arkadaşları ve kumandanı silah seslerini duyar duymaz mevzi almışlar fakat olay oldukça uzak bir mesafede cereyan ettiği için öylece kalakalmışlardı. Bölük komutanı, dürbünle Mustafa’yı izlemeye başladı.
Mustafa, kızgın kumlara aldırmadan sürünüyor, isyancıların kaç kişi olduğunu çözmeye çalışıyordu. İsyancı Araplar, gelen askerin gözcü olduğu düşüncesiyle hareket ediyor, kaçmak için fırsat kolluyorlardı. Bir bir hepsi de yerlerinden fırlayıp kaçmaya başladı. Mustafa, peşlerinden her birine nişan alarak ateş etti ve yedi isyancıyı orada öldürdü. Sonra da eline tüfeğini alıp ayağa kalktı. Birliğine dönerek zaferini müjdelemek ister gibi poz verdi.
Bölük komutanı, birliğini ayağa kaldırıp “Bu yiğidin aranızdaki en iyi arkadaşı kim?” diye sordu.
Konyalı Mehmet iki adım öne çıkarak künyesini okudu; “Emrinizdeyim kumandanım!” diyerek gür sesiyle haykırdı.
Komutan; “Gel oğlum, git şu Yozgatlı deliye söyle ben onun gibi yiğide bırak suyu, mekkâreyi tüm Arapları kurban ederim, çabuk şunu al buraya getir.” emrini verdi.
Konyalı Mehmet verilen emri bir müjde olarak algılayıp, arkadaşının affedildiğini öğrenir öğrenmez silahını bırakarak Mustafa’ya doğru koşmaya başladı. Mustafa, üzerine doğru gelen askerin kim olduğunu, neden silahsız bir şekilde üzerine geldiğini anlamaya çalıştı.
Gelen askerin Konyalı Mehmet olduğunu fark edince daha da rahatladı. Mustafa da Konyalı arkadaşına doğru ağır adımlarla yürüdü, iki arkadaş kucaklaştılar. Konyalı Mehmet müjdeyi verdi ama Mustafa’nın bir türlü inanası gelmedi.
Mustafa; “Hayır, ben büyük suç işledim, beni divanı harbe verecekler, idam edecekler.” diyerek pişmanlığını dile getirdi.
Konyalı Mehmet bölük komutanının söylediği sözleri tekrarlama gereği hissederek; “Ne divanı harbi ne idamından bahsediyorsun? Adam senin için tüm Arapları kurban ediyor, sen neler diyorsun.” diyerek inadını kırmaya çalıştı.
“Hem ne yapacaksın, ne zamana kadar bu çölde yalnız başına yol alacaksın? Bak daha iki kilometre bile gitmeden başına neler geldi. Hadi gidelim, ben sana müjde getirdim senin ettiğine bak!” diyerek yerinden kaldırdı.
Mehmet adımlarını hızlandırdıkça Mutafa yavaşlıyordu. Derin düşüncelere daldı.
Dedesi geldi aklına; “İki yaşlı ihtiyar bensiz ne yaparlar, ya beni divanı harpte yargılayıp idam ederlerse ben öbür dünyada babamın yüzüne nasıl bakarım, hem ben askere gelirken dedeme söz vermiştim, nasıl yapım bu hatayı, ah Mustafa ah keşke susuzluktan ölseydim de…” diye geçirdi içinden.
Birliğe iyice yaklaşmışlardı ki birden çölde alkış sesleri yankılandı.
Mustafa başını kaldırıp bakamadı bile; “Bu alkış bana değil herhalde.” diye düşündü, sonra da Konyalı arkadaşının yüzüne baktı.
Arkadaşı; “Ne bakıyon oğlum, seni alkışlıyorlar seni.” dedi.
İkisi birlikte bölük komutanının yanına vardı. Konyalı Mehmet; “Emriniz yerine getirilmiştir kumandanım.” diyerek tekmil verdi.
Mustafa ise başı öne eğik bir halde sessizce bekledi. Komutanı; “Eee Yozgatlı Mustafa, anlat bakalım konuşma sırası sende.” dedi.
Mustafa’nın ağzını bıçak açmıyordu. Komutan, Mustafa’nın mahcubiyetinden ne kadar pişman olduğunu anlamış olacak ki daha fazla üstelemeden; “Gel buraya gel!” diyerek alnından öptü ve kendisine saldıran isyancıların kaç kişi olduklarını sordu.
Mustafa’ya birden bir canlılık geldi ve gür bir sele; “Yedi kişiydiler kumandanım.” dedi.
Komutanın; “Kaç tanesini halledebildin?” sorusuna daha bir gür sesle; “Hepsini kumandanım.” cevabını verdi.
“Aferin oğlum, şimdi dilediğin kadar su alabilirsin, bundan sonra da senin adın Mustafa Onbaşı.” diyerek ikinci müjdeyi verdi.
Yozgatlı Mustafa, bir matara su için öldürdüğü mekkâre yüzünden divanı harpte yargılanmayı beklerken tesadüfen yaptığı kahramanlık birliğini büyük bir pusudan kurtarmış, yedi isyancıyı tek başına öldürmesi onu bölüğünde kahraman yapmıştı.