Bozok yaylası denilince yiğitlerini dünyanın bildiği adamların memleketi akla gelir. Özellikle Yozgat, Sivas, Maraş, Çorum, Tokat gibi sancaklar pehlivanlarıyla nam salmıştır. Yozgatlı pehlivanlar Osmanlı sarayında güreşme şerefine nail olmuşlardı.
Çapanoğulları güreş eğitimine ayrı bir önem verirdi. Bulgaristan’ın Razgart bölgesinde kurulan güreş ocağı onların eseridir. Günümüzde bile Bulgaristan’da yaşayan Türk sporcuları milletlerarası müsabakalara giderken bu güreş ocağına uğrar, türbeyi ziyaret ederek kurban kesip dua ederler.
Bozok bölgesinin en bilinen pehlivanları; Kel Hasan, Hasbekli Mahmut pehlivan, Molla Seyit pehlivanlardır.
Cumhuriyet döneminde ise, Celal Atik, Nasuh Akar ve Rıza Kayaalp aldıkları bayrağı taşımaktadırlar. Yozgat civarında adına sıkça rastladığımız Sorgun, Boğaz Cumafakılı köyünde doğan Molla Seyit pehlivanın anılarını derleme fırsatı buldum.
Yozgat, Sorgun’a bağlı Boğaz Cumafakılı denildiğinde hemen herkesin aklına Molla Seyit Pehlivan gelir.
Yiğit ölmüş olsa da namı yaşamaya devam eder.
Sorgun, Salih Paşa Camisi cemaatiyle yaptığımız sohbet esnasında, bir hemşerimiz; “Molla Pehlivan’ın anılarını da yazdınız mı?” diye bir soru yöneltti.
Ben de pehlivan hikâyelerine meraklı olduğum halde; “İnşallah ömrümüz yeterse pehlivanlarımıza da gün geldiğinde birer rahmet okuturuz.” diyerek asıl konuya dönmeye çalıştım.
Hemşerimiz; “Sen seferberlik gazilerini araştırmıyor musun?” dedi.
“Evet, Seferberlik, Kurtuluş Savaşı şehit ve gazilerimizin kahramanlık öykülerini araştırıyorum.” dedim.
“Sen, Molla Pehlivan’ın hikayesini dinlemediysen hangi kahramanın öyküsünü yazacaksın, merak ediyorum.” dedi.
İyice meraklanmıştım. Hemen kayıt cihazımı açıp Molla Pehlivan ile ilgili bildiklerini anlatmasını rica ettim.
Ricamı kabul etti ve anlatmaya başladı: “Ben sana sadece şu kadarını anlatayım. Molla Pehlivan Kehmalı köyünden Yalama Behram namıyla bilinen dedem ile Ruslara esir düşmüşler. Rus esir kampında bir güreş tertiplenmiş. “Osmanlı esirlerinden güreşebilecek var mı?” diye sorulunca “Molla Seyit Pehlivan var.” demişler.
Molla Seyit uzun süreden beri esir kampında olduğundan “Eski gücüme sahip değilim.” diyerek güreşmek istememiş.
Daha sonra “Eğer güreşen olur da bizim güreşçimizi yıkarsa yanında on kişiyi serbest bırakacağız.” diye anons edilmiş.
Bunun üzerine dedem ile birlikte birçok kişi Molla Pehlivan’a yalvarmış.
Molla Seyit Pehlivan “Arkadaşlar verdikleri el kadar ekmek, o da avurdumu bile doldurmuyor benim güreşecek takatim yok.” dese de arkadaşları “Tek biz güreş gününe kadar tayinimizi sana verelim, bu fırsat bir daha ele geçmez.” diyerek Molla Pehlivan’ı ikna etmişler.
Güreş günü gelip çattığında Molla Pehlivan dedemgile “Eğer ayak parmağıma taşı sıkıştırıp da fırlattığımda vıın diye bir ses çıkarsa bilin ki yenerim.” demiş.
Yerden yüksekliği bir metre kadar olan tahtadan yapılmış alana çıkarken tosunların deşindiği gibi deşinmiş, ayak başparmağı arasına sıkıştırdığı taşı fırlatınca Ruslar güreşçimize gülmeye başlamış. Osmanlı askerleri ise Molla Pehlivanı er meydanında böylesine kükrer bir vaziyette görünce coşmuşlar.
Rus pehlivana bir el ense çekmiş, bakmış kof. Hemen boynuna çökmüş, bir eliyle paçadan yakalayıp havaya kaldırmış ve sırt üstü yere vurmuş. Rus güreşçi olduğu yerde serilip kalmış. Molla Pehlivan tam merdivenden inerken Rus generalinin kızı merdivende karşılayıp, eliyle geri gitmesini istemiş. Molla Pehlivan ne yapmak istediğini anlamadığı için geri çekilmiş ve beklemiş. Bir tercüman aracılığıyla Molla Pehlivan’a generalin kızının onunla güreşmek istediğini söylemişler.
Molla Pehlivan; “Biz, Müslüman Türk askeriyiz. Bizim inançlarımız gereği kadınlarla er meydanında güreş tutmak haramdır. Ben kadınlarla güreşmem.” demiş.
Bununüzerine Rus generalinin kızı “Beni erkek bilsin, neremden tutarsa tutsun, her yerim serbest, benimle güreşmez ise yenilmiş sayılır.” demiş.
Molla Pehlivan, çıkar yol bulamayacağını anlayınca, kadının göğüslerinden tuttuğu gibi yere yatırmış, başı öne eğik bir halde merdivenden inmiş.
Dedem, "onunla ilgili çok şey anlatırdı fakat aklımda kalan bu kadar.” diyerek sözlerini tamamladı.
Biliyordum ki bu yumağın ilk ucuydu. Hemen arabamla Boğaz Cumafakılı köyüne gittim. Köyün yaşlılarından önemli bilgiler aldım. Öğrendiğim asıl şey ise 98 yaşındaki damadı Kemalettin Demir dedenin hala hayatta olduğu ve hafızasının çok iyi olduğu, Sorgun’da ikamet ettiğiydi.
Onunla da tanışma, röportaj yapma fırsatı bulduğum için kendimi oldukça şanslı görüyorum.
Molla Pehlivan’ın öykülerini dinlediğim ilk günün üzerinden beş yıla yakın zaman geçmişti. Her köyde yeni bir anısı anlatılıyordu.
O, çocukluğunda bile farklıydı. Babası, Seyit’i okutmak için önce köylerindeki hocaya sonra da Sorgun’daki Demirli Medresesi’ne kaydettirmişti. Boğaz Cumafakılı köyü Sorgun’a fazla da uzak sayılmazdı. Yatılı eğitim gördükleri medresede cuma günü tatillerinde yürüyerek köylerine gider gelirlerdi. Bir gün köyden medreseye dönerlerken Sorgun’da davul zurna sesi dudular ve davul sesinin geldiği istikamete doğru gittiler.
Arkadaşı “Medreseye geç kalırız.” dese de Molla Seyit “Koşarak yetişiriz.” diyerek arkadaşını ikna etmeyi başardı.
Düğün evine vardıklarında bir çayır üzerinde herkes daire şekli almış, güreşçiler kispetlerini giyinmişler, güreşe çıkmaya hazırlanıyorlardı.
Arkadaşı durmadan Molla Seyit’in entarisini çekip duruyor. “Geç kalıyoruz, hoca bizi falakaya yatıracak.” diyordu.
Molla Seyit, hiç aldırmadı, “Hele sen git, ben güreşi seyretmeden gelmem.” dedi.
Harman yerine benzer geniş bir alanın ortasına iyi giyimli bir adam çıktı. Adam, avazı çıktığınca bağırıyor biraz sonra başlayacak güreşlere katılacak olan güreşçilerin isimlerini sayıyordu. İsmi geçen güreşçiler tek tek er meydanına çıkarak ahaliyi selamlıyor, perdah yapıyordu. Meydana çıkan güreşçiler arasında kendi yaşıtında tahmin ettiği kişiler de vardı. Hemen cesaretini toplayıp cazgırın yanına sokuldu.
“Ben de güreşmek istiyorum.” diyerek adını yazmasını istedi.
Adını soran cazgıra Boğaz Cumafakılı köyünden Molla Seyit cevabını verdi. Orada bulunan herkes birbirine “Bu kim?” diye sordu.
Molla Seyit’e emanet bir kispet bulundu ve kendi yaşıtlarından bir rakip belirlendi. Perdah yapmayı bilmediğinden kızgın boğa gibi ayaklarıyla yerden toz çıkarmaya başladı.
Molla Seyit’in bu hareketi, etraftaki ahaliyi gülmekten kırdı geçirdi. Molla Seyit, kendinden emin bir vaziyette rakibine yaklaştı, ellerinden tutup birkaç kez yokladı. Birçok kez güreş seyretmişti fakat hiç güreş tutmamıştı. Daha önce seyrettiği güreş oyunlarından aklında kalanları uygulamaya çalıştı.
Rakibinin boynundan kavrayıp kendine çekti ve gevşetir gevşetmez rakibi sırtının üzerine yere düştü. Hemen üzerine çöküp tuş etti. Fakat orada bulunanlar hakeme itirazda bulunarak güreşe devam etmelerini istediler. Molla Seyit, rakibinin hatırı sayılır birinin oğlu olduğunu fark etti, hiç itiraz etmedi, yeniden güreşe tutuştular. Bu kez belinden kavradığı gibi tepesinde geriye aşırdı. Molla Seyit’in ikinci yaptığı harekete herkes şaşırdı.
Kulağına gelen sesler, Molla Seyit’i pehlivan havasına sokmaya yetmişti. Rakibi yerden kalkıp gözden kaybolmuştu.
Cazgır, Molla Pehlivan’ı alkışlatmayı ihmal etmedi. Molla, yeni ısınmaya başlamıştı. Güreşe devam etmek istediğini cazgıra söylediyse de cazgır ona göre rakip olmadığını söyleyerek göndermeye çalıştı.
Molla Pehlivan, kendinden yaşça büyük kişileri gözüne kestirmiş; “Benden büyük de olsa olur.” demişti.
Meydanda öylece bekledi. Cazgır, Molla Seyit’e rakip aradı, galip gelen güreşçinin birisi “Ben güreşirim.” dedi.
Molla, en başta yaptığı gibi ayak parmaklarının ucuyla yerdeki çimleri, tozları savurmaya başladı. Onun bu haline rakibi de gülüyordu. Molla Seyit, kendine çok güvenen rakibinin ayaklarına daldığı gibi yere sermeyi başardı. Güçlü kollarıyla omzundan kavradığı rakibinin sırtını yere getirmekte hiç zorlanmadı.
Güreş alanındaki herkes Molla Seyit’e farklı bir gözle bakmaya başlamıştı.
Cazgır, Molla Pehlivan’a övgüler yağdırarak “Bu yiğidi herkes tanısın, herkes bilsin, bilmek de yetmez, herkes bu yiğidin hakkını versin.” diyerek sarıklı fesini çıkarıp Molla Seyit Pehlivan’a para topladı.
Molla Seyit, toplanan paraları aldı ve er meydanından ayrıldı.
Demirli Medrese’nin yolunu tuttu. Bir ıssız köşede toplanan paraları saymaya kalktı, sayamadı. Sevincinden içi içine sığmıyordu fakat iki meseleyi düşündükçe yüreğini sızlatıyordu.
“Şimdi ben hocaya ne diyeceğim?” diye düşündü önce.
Sonra da “Ben bu paraları ne yapacağım? Babama götürüp versem nereden buldun bu kadar parayı diye hesap soracak, güreştim de kazandım desem ben seni okumaya göndermedim mi deyip yine dövecek.” diyerek yavaş adımlarla medreseye vardı.
Vardığında arkadaşları teneffüse çıkmışlardı.
Molla Seyit’i gören herkes hemen yanına koştu. Seyit, içerdeki durumdan haber almaya çalışırken, arkadaşları Seyit’e “Pehlivanlığa soyunmuşsun, Hayırlı olsun.” diyerek takıldılar.
Seyit’in güreşe gittiğini herkes duymuştu. Birlikte köyden geldiği yol arkadaşına baktı, benim için hoca ne dedi gibisinden sorular sordu. Hocaları Hacı Ahmet Efendi Molla Seyit’in gelmediğini fark edince köylüsüne sormuş, o da doğruyu söyleyip “Güreş seyretmeye gitti.” cevabını vermişti.
Hacı Ahmet Efendi; “Gelin o zaman arkadaşınıza hep birlikte bir dua edelim; “Allah sırtını yere getirmesin, Molla Seyit de pehlivan olsun.” diyerek bırakın kızmayı hayır dua bile etmişti.
Ders başladığında Hacı Ahmet Efendi, Seyit’in geldiğini hemen fark etti. “Anlat bakalım pehlivan güreş nasıldı, yendin mi, yenildin mi?” dedi.
Seyit; “Yendim hocam.” deyip başını öne eğdi.
Hoca, Seyit’in yüzüne baktı, mağrurlanmadığını görünce yanına yaklaştı, saçlarını sıvazladı. Molla Seyit de hocasının elini öptü. Hoca, öğrencisiyle daha da gururlandı.
“Aferin oğlum! Herkes okuyup hoca olacak diye bir şey yok, var sen de güreşçi ol, şanımız yücelsin.” sözleriyle Molla Seyit’i pehlivan ilan etmişti.
Hocanın bu sözleri Seyit Pehlivan’ı rahatlatmıştı ancak üzerindeki para en büyük derdi olmuştu.
Teneffüs esnasında hocanın yanına vardı ve üzerindeki paradan bahsetti. Hacı Ahmet Hoca da; “Oğlum bu senin alın terin, kim ne diye bilir ki?” dedi.
Molla Seyit; “Hocam, babam bu paranın hesabını sorar, ben doğruyu söylediğimde de, ben seni okumaya yolladım güreşe değil, deyip döver.” diyerek hocasından kendisine yardımcı olmasını istedi.
Hoca; “Sonucu ne olursa olsun her zaman doğruyu söyleyeceksin, eğer bir kez yalan söylemeye başlarsan yalancı olur çıkarsın. Bu da senin ne pehlivanlığına ne de yiğitliğine yakışır. Haydi, git babana da güreştiğini, bu paraları da güreş alanından bahşiş olarak verdiklerini söyle. Döverse de doğruyu söylediğin için dövsün.” diyerek köyüne yolladı.
Akşamüzeriydi köyüne vardığında doğru babasının yanına gitti, kafasındaki fesi çıkarıp avuç dolusu mecidiyeleri fes içerisinde teslim etti.
Babası; “Bu paraları nereden buldun?” diye sordu.
Molla Seyit; “Sorgun’da güreş tuttum, rakiplerimi yenince de bu kadar bahşiş toplandı, ben de alıp sana getirdim.” cevabını verdi.
Babası; “Ne güreşi, sen güreşmeyi nereden öğrendin de güreş tuttun? Bana doğruyu söyle, eğer bir yerden buldun ya da..” diyordu ki, Molla Seyit “Baba, ben sana doğruyu söylüyorum, döveceksen de doğru söylediğim için döv, bu parayı güreştim de kazandım.” dedi.
Babası oğlunu karşısına alıp gözleriyle bir güzel süzdü. Oldu olası sert mizaçlı biriydi. Yüzündeki ifade hiç değişmemişti.
Oğluna elense çekerek kuvvetini, kudretini yokladı. Molla Seyit, babaya başkaldırmak olarak algılanmaması için boynunu salıverdi.
Babası, olan bitenin farkındaydı. “Benimle de güreşir misin?” sözüne başını eğdi.
Molla Seyit’in babası hem paradan hem de oğlunun güreşçi olduğundan emin olmak istiyordu. Oğlu da anlamıştı babasının aklından geçenleri. “Tamam.” dedi.
Babasıyla güreşi daha çok oyun şeklinde geçmiş ama babası da oğlunun güreşçi olabileceğine kanaat getirmişti.
“Ben, senin okumanı din alimi olmanı istiyorum, okulu ne yapacaksın?” sorusuna Molla Seyit; “Hem okur hem güreşirim.” dedi.
Oğlunun bu cevabı hoşuna gitmişti. Hem ilk güreşinden avuç dolusu para kazanması da sert mizacının yumuşamasına vesile olmuştu.