Aile yaygın tanımıyla; aralarında kan bağı bulunan, birbirlerine karşı hem hukuki hem sosyal sorumlulukları olan, aynı zamanda içerisinde duygusal bağ geliştiren, evlilik bağıyla bağlı erkek, kadın ve onların çocuklarının oluşturduğu toplumun temel yapı taşıdır.

Şimdi bu genel tanımı bir kenara bırakalım ve “aile” bizim için ne demek biraz düşünelim.

Mesela aile olmak için ille de kan bağı gerekir mi? Evlat edinen bir karı-koca sırf biyolojik anne-babası olmadığı için evladını sevmeyecek veya aile olamayacak mı?

Aile gibi gördüğümüz arkadaşlarımız, dostlarımız olamaz mı?

Ya da sahiplendiğimiz evcil hayvanlarımız, kedimiz, köpeğimiz ailemizin bir parçası sayılmaz mı?

Bu soruları düşünüp, yanıtlarken “aile” kavramından ne anladığımız çok önemli oluyor. Bana soracak olursanız çekinmeden kendimiz olabildiğimiz, aidiyet duygusu geliştirebildiğimiz, sevginin, güvenin ve emeğin olduğu pek çok yerde aile gibi hissetmek de baş gösterecektir. Aile kavramı üzerine biraz düşündükten sonra gelin şimdi de içine doğduğumuz ailenin, evin, ortamın öneminden söz edelim.

Biz insanlar anne karnına düştüğümüz andan itibaren gelişip değişmeye, olgunlaşmaya ve bulunduğumuz ortamla, çevremizle ilişki kurmaya başlarız. Dünyayı ve yaşamı başta anne-babamız olmak üzere içine doğduğumuz aile üzerinden algılarız. Hatta kendimizle olan ilişkimiz dolaylı yoldan ailemiz (bakım verenlerimiz) tarafından şekillendirilir.

Özellikle yaşantımızın ilk 5-6 yılında, okul öncesi çağda deneyimlediklerimiz, öğrendiklerimiz yetişkinlikteki zihin ve duygu dünyamızı önemli oranda etkiler. Eğer çocukluk dönemimizde ailemiz, bakım verenlerimiz tarafından bizimle sağlıklı bir ilişki geliştirilemezse yetişkinliğimizde pek çok sorun yaşamamız da olası hale gelir.

Bir çocuğun büyüyüp gelişirken fiziksel, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını ailesinin gideriyor olması gerekiyor. Sevgi, güven gibi temel olumlu duygu depoları ailesi tarafından yeterince doldurulmayan çocuklar yetişkin olduklarında hem kendileriyle hem çevreyle olan ilişkilerinde zorlanıyor ve bu depoları kendi kendilerine doldurmakta güçlük çekiyorlar.

Örneğin; çocukluk çağlarında ebeveynleri veya bakım verenleri tarafından saygı ve değer gören çocuklar kendilerini değerli hissediyor ve ilerleyen yaşlarında özgüven geliştirmekte zorlanmıyor. Ya da sevgi ve şefkat içerisinde büyüyen çocuklar depoladığı bu olumlu duyguları etrafındaki diğer insanlara yansıtıyor ve sevgi bağı kurmakta zorlanmıyor.

Anne-babasının saygı ve sevgi içerisindeki ilişkisine şahitlik ederek büyüyen çocuklar yetişkin olduklarında aile kurmakta ya da ebeveyn olduktan sonra sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanmıyor. Çünkü çocukların yalnızca iki ebeveyni yoktur. Anne babanın yanında anne-baba arasındaki ilişki de çocuğun üçüncü ebeveyni sayılır. Anne baba ayrı yaşıyor bile olsa aralarındaki ilişki sağlıklıysa çocuk bundan olumlu yönde beslenecektir.

Aile üzerine, ebeveyn(bakım veren) çocuk ilişkisi üzerine konuşulacak çok şey var. Bunu ayrıca başka yazılarımda yine ele alacağım. Burada esas vurgulamak istediğim birinci şey aile gibi hissedebileceğimiz pek çok kişi ve ortam olabileceği. İkincisi de sıkça dile getirilen “Doğduğun coğrafya kaderindir.” söyleminin “Doğduğun ev kaderindir.” söylemiyle değiştirilmesi gerekliliği. Tam da bu yüzden bir çocuğu dünyaya getirmek ve onun büyümesinde sorumluluk üstlenmek hiç de hafife alınacak bir mesele değildir. Çocuk sahibi olmak konusunda iyi düşünülmeli, olduktan sonra da özenli olmak gereklidir. Gerekiyorsa ve mümkünse bir uzmandan destek almak en iyisidir.