Ev sahibi hastayı daha fazla dışarıda bekletmedi. İçeri alıp yatağa yatırdılar. Vücudunun her yeri delik deşikti. Altındaki minder vücudundan akan kan ile ıslanmış, suyu çıkmıştı.
Arabanın sarsıntısı vücudundaki yaraları yeniden kanatmıştı.
Evin sahibi, önceden yiğitliğiyle tanıdığı ali Osman’ı bu halde görünce gözyaşları sel oldu aktı. Hemen İnceçayır köyüne bir atlı gönderip, Babası Ahmet Ağa’ya haber verdiler.
Yaşlı babası Ağacın köyüne gitmeye gözü kesmedi, çünkü Ali Osman’ın kızı Fadime babası askere gidince hayata küsmüş, yemeden içmeden kesilmiş, atı ay sonra da vefat etmişti.
Bozlar köyündeki torunu dedesini ziyarete gelmişti. Celal Çavuş Ali Osman dayısının ahırda duran atını çıkarıp eyerledi, bir at da yedeğine aldı. Nurettin’in oğlu Salih de Ali Osman ağabeyinin geldiğini duymuş Ahmet amcasının kapısında almıştı soluğu. Bir at da o eyerleyip çala kamçı Ağacın köyüne vardılar. Ali Osman’ın atı odanın önüne vardığında acı acı kişnedi.
Ali Osman dalmıştı. Atının kişnemesinden bildi, kafasını kaldırıp odanın penceresinden dışarıya baktı. At, sahibinin geldiğini hissetmiş olsa gerek, durmaksızın başını salladı, kişneyip durdu.
Ali Osman’ın içi gidiyordu. Atını çok severdi.
Daha tay iken almış, çocuğu gibi büyütmüştü onu.
Askere gitmezden önce çoğu zamanı onun sırtında gezmekle geçerdi.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Yeğeni Celal Çavuş ve amcasının oğlu Salih içeriye girdiler, Ali Osman’ın elini öptüler.
Ali Osman beni kaldırın dedi yeğenlerine.
Oda sahibi mani olmaya çalışsa da Ali Osman ısrar etti. Tutup kaldırdılar.
Vücudundaki onca yaraya rağmen ayağa kalkabilmişti.
“Şimdi kollarıma girin, beni atımın yanına götürün” dedi.
Yeğenleri durumdan habersizdi, oda sahibi bir kez daha mani olmaya çalıştıysa da dinlemedi. Ağır adımlarla odadan dışarı çıktı, atının yanına doğru yürüdü.
Binek taşının yanında bağlı duran at, sahibini karşısında görünce ayaklarıyla yerleri yırtarcasına deşinmeye ve kişnemeye başladı. Oda etrafındaki herkes şaşkın gözlerle izliyordu olan biteni. Atın gözlerinden yaşlar akıyordu.
Atını o halde gören Ali Osman da tutamamıştı kendisini.
Ağacın köyü ihtiyarları atı bu kadar hırçın görünce endişelendiler ve “Aman fazla yanaştırmayın, ne olur ne olmaz” dediler.
Atın huyunu iyi bildikleri için kimseyi dinlemediler.
Ali Osman önce atına elini uzattı, bir adım daha atıp boynuna sarıldı. At Ali Osman’ın boynunu kokluyor, yüzünü yalıyordu.
Atın ağladığını ilk kez gören insanlar hayrete düşmüştü.
At boynunu Ali Osman’ın kolunun arasına sokuyor, adeta okşa beni diyordu.
Ali Osman “Beni atıma bindirin” dedi.
Bu kez yeğenleri karşı çıkmıştı. “Olmaz sen bu vaziyette ata binemezsin, Allah muhafaza etsin düşersin, seni bir arabaya bindirelim atı da yedeğine verelim” dedilerse de söz geçiremediler.
Binek taşına çıkardılar, sağ ayağını kaldırıp atın üzerine bindirdiler.
At sanki çivilenmişçesine yerinden bile kımıldamadı.
Yeğenleri de ata bindi, İnceçayır köyüne doğru yürüdüler.
At taşıdığı kişinin bütün derdini biliyormuş gibi yürüyor, üzerindeki sahibini hiç sarsmıyordu bile.
Yeğenleri, ne olur ne olmaz diyerek biri sağında diğeri solunda yol alıyordu.
Ali Osman’ın geldiği köyde hemen duyulmuş, konu komşu Ahmet Ağa’nın avlusuna doluşmuşlardı.
Ahmet Ağa odasına çekilmiş, yüreğinde açılan yaraların acısı yüzüne yansıyacağını bildiği için ilk karşılaşmada oğluna yansıtmak istemiyordu. İnceçayır köyü girişine kadar at sırtında gelen Ali Osman’ın, köye girince vücudundaki tüm yaraları sızlamaya başlamıştı.
Köy terkedilmiş gibiydi. Hacı Ali’nin odasının önüne geldiklerinde atı yeniden kişnemeye başladı.
Ali Osman, başını kaldırıp yokuş yüzündeki babasının odasına doğru gözlerini dikti.
Odanın önü kalabalıktı.
Babasını aradı gözleri, göremedi. Yokuş yukarı tırmanırken eyerden tutundu, dik durmaya çalıştı.
Odanın önüne geldiğinde at durdu. Bir kez daha oda önünde duran yaşlılara göz gezdirdi, aralarında babasını göremeyince bir sorun olduğunu düşündü.
Babası Ahmet Ağa, cam kenarından seyretmişti oğlunun at sırtında gelişini.
At sırtından düşecek diye ödü kopmuştu.
Gözyaşları durmaksızın akıyordu.
Avlu içi kadın, kız, çoluk çocuk dolmuştu.
Atının dizginlerini çekmesine gerek kalmadan kapı önüne yanaşıp duruvermişti.
Anası koşup ayaklarına sarıldı oğlunun. “Sana ne oldu yiğidim?” diyerek ağlayıp durdu. Y
eğenleri Ali Osman’ın koluna girip içeriye aldılar. Konu komşuya da “Kimse kusura bakmasın, gördüğünüz gibi hasta ve dinlenmesi lazım, ziyaretinizi daha sonra yaparsınız” diyerek dağılmalarını istediler.
Komşular, Allah şifasını versin diyerek ayrıldı, kimse küsmedi.
Ali Osman yatağına uzanır uzanmaz “Babam nerede?” diye sordu. Eşi Sıdıka hanım “Odadadır, birazdan gelir.” dedi.
İnanmamış olacak ki bir kez daha sorma gereği hissetti “Babam oda önünde değildi, babama bir şey mi oldu?”dedi.
Anası; “Yok oğlum burada, baban birazdan gelir, odada misafirler var onun için görememişsindir.” dedi.
Sıdıka hanım gözyaşlarını eşinden gizlemek için yanında fazla durmuyor, hemen dışarı çıkıyor ağlıyordu. Ali Osman eşine seslendi. Sıdıka hanım gözyaşlarını başındaki yemeniyle kurulayıp içeriye girdi, “Buyur, bir şey mi istemiştin?” dedi.
Ali Osman kızını sordu, “Fadimem nerede? Neden yanıma gelmedi?” dedi.
Sıdıka hanım yutkundu.
Boğazına düğüm atılmış gibi konuşamıyor, nefes almakta bile zorlanıyordu.
Anasının gözlerine baktı, “Ana! Babamı soruyorum odada diyorsunuz, kızımı soruyorum susuyorsunuz, ağabeyim Hasan desen o da ortalarda yok, neden bana neler oldu anlatmıyorsunuz?” diye sordu.
Anası “Oğlum vallahi baban odada, ağabeyin Hasan Sivas’a erzak götürdü.” dedi.
Torunuyla ilgili tek kelime etmedi.
Bu arada ahıra çekilen atı durmaksızın kişniyordu.
Sıdıka hanım atın kişnemesini fırsat bildi “Bu at neden kişneyip duruyor?” diyerek kendini ahıra zor attı.
Bir türlü gözyaşları dinmiyordu.
Derdini kocasının atı ile paylaştı. “Ben şimdi o bu haldeyken kızının öldüğünü nasıl söyleyeceğim? Allah’ım sen yardım et!” diyerek dua etti.
At sanki anlıyormuş gibi sürekli kafasını aşağı yukarı salladı, acı acı kişnedi.
Kezban Hanım gelinini çağırmak için ahırın kapısına kadar geldi ve “Sıdıka gelin!” diyerek seslendi. Yemenisiyle gözyaşlarını silip, dışarı çıktı. Eşinin yanına gitmesini söyledi.
Odaya girdiğinde kayınbabası Ahmet Ağa oğlunun başucunda oturuyordu.
Hemen ağzına yaşmak alıp eline vardı, gözün aydın baba dedi. Ahmet Ağa konuşacak halde değildi. Sıdıka gelin kendini biraz daha rahatlamış hissederek yemek hazırlamak bahanesiyle odadan ayrıldı.
Ali Osman eşinin hazırladığı çorbadan iki kaşık aldıktan sonra kaldırmasını işaret etti.
Ahmet Ağa diğer oğlu Halil İbrahim’i görüp görmediğini sordu o da “Bizi Çanakkale’de ayırdılar, bir daha görmedim.” cevabını verdi.
Ali Osman kızını merak ediyordu. Hem annesi Kezban hanıma hem de eşine sorduğu halde cevap alamamıştı.
Babasına sormaya da çekiniyordu. Babası “Oğlum biliyorum kızın Fadime’yi merak ediyorsun” diyerek söze başladı. “Kızın sen gittikten sonra ağır bir hatalığa yakalandı, doktor, ilaç fayda etmedi” deyince, Ali Osman “Biliyordum bu evde bir şeylerin kayıp olduğunu, daha köye girerken içerime bir sızı düşmüştü.” dedi.
Babası “Oğlum hepimiz Allah’tan geldik yine ona döneceğiz, hiç kimse ömre bedel biçemez, onun da ömrü bu kadarmış.” diyerek oğlunu teselli etmeye çalıştı.
Ali Osman gövdesindeki yaraların sızısına alışmıştı fakat bu başka bir acıydı, Evlat acısı ağır gelmişti yaralı bedenine.
Yirmi gün sonra Hakkın rahmetine kavuştu. Cenazesi defnedildiği günü atı ahırda zapt edemediler. At delirmişti.
Ahmet Ağa’nın oğlunun iki yadigarından biriydi ahırdaki at.
Hemen Yozgat’a bir genç gönderip baytar getirdiler. Baytar atı görür görmez bunun gerçek sahibi kim diye sordu.
Ahmet Ağa “Oğlumdu, bugün onu toprağa verdik.” dedi.
Baytar “Bu at sahibinin öldüğünden bu hale gelmiş, ahırın kapısını açın doğru mezarına gider.” dedi. Ahmet Ağa “Ya ben nereye gideyim?” diyerek ağladı.
Ahırın kapısını açtıklarında at zincirini kırmıştı bile, kapıdan fırladığı gibi gözden kayboldu.
İkindi üzeriydi, at soluğu mezarlıkta almış, ön ayaklarıyla sahibinin mezarını deşiyordu. Tüm köy seyre çıkmış gibi Ali Osman’ın atını seyrediyor, hayrete düşüyorlardı.
Hava kararana kadar mezarlıktaki atı şaşkınlıkla izlediler. Sabah olduğunda herkes atı merak ettiğinden mezarlığa baktı. Gördükleri manzara göz yaşartıcıydı. At sabaha kadar mezarın üzerinde deşinmiş, mezarı yarıya kadar kazdıktan sonra hayvancağız orada can vermişti.
Ahmet Ağa’nın oğlu Hasan da genç yaşta hayata gözlerini yumdu. Halil İbrahim, Çanakkale’de defalarca yaralandığı halde ölümcül bir yarası bulunmadığından her seferinde cepheye geri döndü.
Atıyla hücuma kalktıkları bir sırada düşman toplarının hedefi olmuş, atına isabet eden top mermisiyle birlikte atın altında kalmıştı. Yirmi saat atın altında kurtarılmayı bekledi.
Çanakkale zaferinden sonra da Akdağmadeni karakolunda süvari jandarma olarak üç yıl daha askerlik yaptı.
Ali Osman’ın eşi Sıdıka hanım, eşi ile birlikte seferberliğe giden Müstecep oğlu Ömer ile evlendi.
Kaynak Kişiler: Salih Davuter, S. Ahmet Karaca, Hamide Karadavut, Durak Karadavut, Feyzullah Erciyas.