Sürekli dua ediyordu. Haydar Çavuş, onca yaraya, çektiği ıstıraba aldırmadan şükrediyor, eşine ve çocuklarına kavuşmanın sevinciyle gözleri parlıyordu. 
Oğlu Nurettin’i yanı böğrüne almış kimi zaman askerlik anılarını kimi zaman da kendi çocukluğunda anlatılan hikâyeleri anlatıyordu oğluna.
Babasız geçen sekiz yılın ıstırabını elinden gelse sekiz saatte unutturup yavrularını yüreğine sokacaktı sanki. Büyük kızı daha çabuk ısınmıştı babasına. Gözlerini babasından hiç ayırmıyor, bir şey istediğinde hemen o koşuyordu. Küçük kızı Hikmet biraz çekingendi. 
Oğlu Nurettin babasının kafasındaki fesi alıyor, küçücük kafasına takıyor; “Ben de büyüyünce asker olacağım.” diyordu.Babası, ona nasıl selam verildiğini öğretti. Nurettin kafasındaki kocaman fesiyle herkese selam verdiğinde fersiz gözlere ışık katıyordu sanki.
Üçüncü günüydü, ağrısı, sızısı olmadığı halde Haydar Çavuş’ta hal değişikliği oldu. Sürekli uyuyor, buram buram terliyordu. 
Arada bir sıçramasını fırsat bilen hanımı kısık bir sesle; “Haydar!” diye sesleniyor, Haydar Çavuş kirpiklerini aralayıp bomboş gözlerle Nazife hanıma bakıyor, yeniden dalıyordu.
Kayınbabası elinden Kur’an-ı Kerim’i hiç bırakmaksızın saatlerce yanı başında okudu. “Odada kimse kalmasın.” diyerek çocukları dışarı çıkardı. 
Kızı Nazife de babasıyla beraber başucundaydı. Acıyla, hasretle kanayan yüreğindeki çığlıklar gözyaşlarını sele çevirmişti adeta, sessizce ağlıyor, uğunuyordu. 
Tek tesellisi yiğit Haydar’ının çektiği acıların son bulacak olmasıydı. Eşinin karnındaki yaranın derinliği Nazife hanımı çok etkilemişti.
İkindi ezanı okunmak üzereyken Haydar Çavuş son nefesini verip ruhunu teslim etti. Hem kış günü olması münasebetiyle hem de köyde eli kazma tutacak genç bulunmadığından cenazenin defin işlemi ertesi güne bırakıldı. 
Kadıgüllü köyündeki kardeşine haber gönderildi. Haydar Çavuş’un cenazesi akşam ezanına yakın caminin içerisine konuldu.
Sabah camisine gelen cemaatten biri cami içerisinde serili halının birinin bir köşesinin katlanmış olarak gördü.
Halıyı ayağıyla düzeltmeye çalışıyordu ki katlanmış köşenin ıslak olduğunu fark edip tavana baktı. Tavanda, tavandaki merteklerde herhangi bir ıslaklık belirtisi yoktu. Halının katlanmış olması aklında bir şüphe uyandırdı. Gördüğü bu manzarayı ve aklından geçenleri hocayla paylaştı. 
Namaza durmadan akıllarındaki şüpheden kurtulmaya karar verip mevtanın bulunduğu tabutu kontrol etmeye karar verdiler.
Birkaç kişi daha gelmiş, camide beş altı kişilik bir cemaat olmuştu. İmam tabutun yanına vararak besmele çekti ve tabutu açtı. 
Oradaki herkes şaşkına dönmüşlerdi. Akşamüzeri kendi elleriyle camiye getirdikleri Haydar Çavuş’un naaşı olması gereken yerde değildi. 
Bunun üzerine hocaya kapıyı kilitleyip kilitlemediği soruldu. 
Hoca; “Herkesin gözleri önünde kilitledim sizler de şahittiniz.” diyerek köylüyü kendinden emin kılmaya çalıştı. 
Camiye ilk gelen ve halıyı düzelten
kişi; “Ya halıya ne demeli, dam aktı desek tavanda ıslaklık olur. Hem halının tam ıslak ibiğini kim katladı.” diyor, şaşkınlığını gizleyemiyordu. 
Her tarafı taş duvarla örülü, pencereleri demirli, kapısı kilitli camiden cenazeyi kim çıkarabilirdi.
“Hadi çıkardı diyelim, kim ne yapacak ki?” diye şaşkın şaşkın sordular.
Hep birlikte sabah namazını kıldılar ve havanın aydınlanmasını beklediler. Hava aydınlanınca da Haydar Çavuş’un cansız bedenini aramaya koyuldular. Sabah namazından çıkan cemaati köylülerden biri karşıladı ve konuşulanlara kulak misafiri oldu. 
Merakını gidermek için de; “Hayırdır hoca efendi bir şey mi oldu?” diye sordu. 
Hoca da, Haydar Çavuş’un cansız bedeninin tabut içerisinde olmadığını, şimdi de onu aramaya çıktıklarını söyledi. 
Aynı adam Haydar Çavu’şu pınardan abdest alırken gördüğünü fakat onun dün vefat ettiğini hatırlayıp başka birini rahmetliye benzettiğini düşündüğünü söyledi. 
Hemen Haydar Çavuş’u gördüğü pınara doğru yürüdü ve vardığında Haydar Çavuş’un kefeniyle birlikte pınarın yakınında upuzun vaziyette yattığını gördü.
O gün yaşanan bu hadise tüm köylüyü şaşkına çevirmişti.
Kış günü, sabahın o ayazında sanki yeni hamamdan çıkmışçasına üzerinden buhar yükseliyordu. Yeniden şahdamarına el atıp nabzının atıp atmadığını ve nefes alıp almadığını kontrol ettiler. 
Bedeni sıcacıktı ama herhangi bir hayat belirtisi yoktu. 
Camiden salaca getirildi, tekbirler eşliğinde yeniden camiye götürüldü. Öğleye doğru da toprağa verildi.
Haydar Çavuş’un yetimleri, dedelerinin köyünde büyüdüler.
Yıllar su gibi akıp gitmişti. Haydar Çavuş’un oğlu Nurettin kimi zaman köyün çobanlığını yapıyor, kimi zaman da bağ bahçe işlerinde çalışıp annesinin ve kardeşlerinin geçimini sağlıyordu. Babasından kalan tek hatıra bir fes idi. 
Babası öldükten sonra kafasından hiç çıkarmadı. 
Köye gelen jandarmalar, yeni çıkan kanun gereği herkese soyadı veriyorlardı.
Nurettin de ailenin reisi olarak muhtarın odasına gitmişti.
Nurettin’in başındaki fesi gören jandarma; “Kafandaki o kocaman şey ne öyle?” diyerek çıkıştı. 
Nurettin; “Onu bana babam verdi, babamın hatırası.” dedi. 
Jandarma, Nurettin’in kafasındaki fesi kaptığı gibi yere fırlattı, bir de ayaklarıyla çiğnedi. “Demek sen Osmanlıya özeniyorsun, o devir geçti artık medeniyet öğrenin medeniyet!” diyerek öfke kustu. 
O fes, babasından kalan tek hatıraydı. 
Dayanamadı, gözyaşlarına boğuldu. Nurettin’in ağladığını gören jandarma; “Verin şu kocabaşın soyadını burada zırlayıp durmasın.” derken soyadını da vermiş oluyordu. 
“Kocabaş” soyadına hiç içerlemedi Nurettin.
Fesi men ederek medeniyet getirdiğini zanneden zavallı bilmiyordu ki o feste Çanakkale’nin tozu, toprağı, alın teri, düşman silahından çıkan kurşunların izi vardı.
“Şimdi ailemizdeki herkesin birer manevi fesi var, o fes eskiyip yırtılacak kaybolacaktı. Hiç değilse o fesin anısına bu soyadı verdiler.” diyerek soyadını gururla taşıdı. 
Şimdilerde dededen toruna yadigâr kalan manevi bir şeref madalyası oldu “Kocabaş” Baş olmak kolay değil, hele de “Kocabaş” olmak hiç değil.