Yozgat Askerlik Şubesi’nde göreve başladığı ilk günlerde askerlerinin kendi aralarında konuşurken duyduğu
“Katil Ağaç” sözü çok garibine gitmişti.
Şube binası önünde bir çam ağacı vardı. Yıllar önce yaşanılan katliamlarda suçlu suçsuz onlarca yiğit onda çırpınarak can verdiği için bu çam ağacı şubede görevli askerler tarafından “Katil Ağaç” diye adlandırılmıştı.
O tarihlerden beri söylenegelen bu söz yüzünden çam ağacı bile hicap duyarcasına bazı dalları kurumuştu. Kalan dalları ise “Katil Ağaç” denmesi sebebiyle pek bir mahzun duruyordu.
Eceli bekleyen umutsuz bir hasta gibi, yağan kara, esen rüzgâra yalvarıyordu adeta. “Neden bir rüzgar esip de devirmez şu gövdeyi? Baksanıza her geçen Yozgat ahalisi nasıl da nefretle bakıyor dallarıma, sanki suçlu benmişim gibi.
Sanki o mahkemeyi ben kurmuşum, kararı ben vermişim gibi.
Gerçek katiller kahramanlar gibi salınıp gezerken, neden onlara katil demiyorlar da bütün suçu benim üzerime yıkıyorlar?
Baksanıza dün şubeye gelen acemi asker bile katil ağaç diye adımı diline dolamış. Sanki marifetmiş gibi. Kurusun tüm dallarım, odun olup ocaklarda yanayım da gelecek baharı görmeyeyim!” diye haykırıyordu sanki.
Yeni bir kumandan gelmişti şubeye. O bugüne kadar gelenlerden farklıydı. Geldiği ilk günlerde binanın dört bir yanını dolaştı. Taş binanın ön cephesinin tam şafağında duran Osmanlı armasına gözü takıldı. İçi acımıştı. Koskoca cihan devletinin yıkılışı, yok oluşu geldi aklına. Gözleri rahmet yüklü bulutları andırıyordu. Yutkundu, gözlerinde biriken yaşların tek damlasının bile düşmesine izin vermeden içine akıttı.
Sonra da şube önünde nöbet tutan askerin yanına yaklaştı.
Asker komutanını görür görmez çoktan esas duruşa geçmişti bile. Komutan “Rahat evladım” diyerek askerin rahatlamasını sağladı. Sonra da “Bu ağacın adı nedir?” diye sordu. 
Asker “Çam ağacı komutanım” cevabını verdi. 
Komutan “Hayır evladım, ağacın cinsini sormuyorum sana adını sordum.” diye devam etti. 
Asker utana sıkıla “Katil ağaç diyorlar komutanım” deyince, “Peki bu ağacın suçu neymiş de katil ağaç olarak dillendirilmiş.” diye tekrar sordu. 
Asker “Bilmiyorum komutanım.” deyince komutan yüzünü ağaca çevirdi, kar yüklü dallarını tek tek gözden geçirdi. Sonra da içeri girerek şubede görevli olanların en kıdemlisinin odasına gelmesi emrini verdi.
Çok zaman geçmemişti ki odasının kapısı tıklatıldı.
Gelen şubede görevli sivil bir memur idi. 
Memur saygıyla eğildi “Beni emretmişsiniz efendim, buyurun” dedi. 
Kumandan yumuşak bir dil ile “Şubenin önünde duran çam ağacına neden Katil Ağaç ismi verilmiş biliyor musun?” diye sordu.
Memur, hiç beklemediği bir soruyla karşılaştığı için yüzü kızarmıştı. Söze nereden başlayacağını bir türlü becerememiş “Şey efendim, hani şu malum olay, Çapanoğlu…” gibi laflar etti. 
Komutan “Evladım, lafı eveleyip gevelemesen ya, bu ağaca neden Katil Ağaç diyorlar?” diye ısrarla sordu. 
Memur cesaretini toplayıp anlatmaya başladı. “Efendim, Yozgat’ta yaşanılan malum olay sonrası bu ağaçta da Çerkez Ethem ve adamları birçok kişiyi asarak idam etmişler, sonrasında İstiklal Mahkemelerince idam kararı verilen birçok kişi de burada idam edilmiş. O tarihte burada görev yapan askerler bu ağaçta pek çok kişi çırpınarak can verdiği için bu ağaca Katil Ağaç demişler diye biliyorum, başka malumatım yoktur efendim.” dedi. 
Acı bir tebessüm oluştu komutanın yüzünde, sonra da şöyle dedi: “Allah Allah.. Mahkeme kurulmuş, hâkim karar vermiş, cellat ilmeği boynuna geçirip onca insanın çırpına çırpına can vermesini izlemiş. Tüm bunlar yaşanırken tek suçlu ağaç mı bilinmiş?” Memur bu sorular karşısında sükut etmeyi tercih etti. 
Komutan memura işinin başına dönmesini, şubede görevli başçavuşu da içeri yollamasını söyledi. Başçavuşun kapıyı vurması uzun sürmemişti. 
“Beni emretmişsiniz efendim” diyerek emirlerini beklediğini ima etti. Kumandan; 
“Evladım, yanına birkaç er al ve şube önündeki çam ağacını çevreye zarar vermeden kestir, kış ağır geçeceğe benziyor ne olur ne olmaz” dedi. 
Başçavuş “Emredersiniz” diyerek odadan çıktı.
Öğle üzeri ağacın altına birinin eli baltalı üç kişi geldi.
Önce ağacın kar yüklü dallarını tek tek gözden geçirdiler.
Askerlerden biri “Tabandan kesersek olmaz komutanım, önce dallarını keser, ağacın gövdesini küçültürüz, sonra da kökünden deviririz.” dedi. 
Ağaç sanki olan bitenden haberdarmış gibi, esen rüzgârla birlikte salınmaya başladı, top top karlar döküldü dallarından. Üzerine çıkan askerin sıkı tutunmasını ister gibi ona destek oldu. İlk balta indiğinde hiçbir şey hissetmedi.
Üzerinde birikmiş kar kütlesi top top yere serildi.
Asker bu işte ustaydı, tek balta darbesiyle dallarını bir bir sıyırdı. Sonra da üst başını gövdesinden ayırdı. Vurulan her
balta darbesi tap diye bir ses çıkarıyor, etrafa balta ağzından kıymıklar saçılıyordu.
Ağaç pek bir hüzünlenmişti cascavlak kalışına. Yine de tek damla yaş dökmedi gövdesinden. Onun üzüntüsü onca
olana bitene rağmen kendisinin arsızca ayakta kalmış olmasındandı.
“Benim neyim eksikti diğer ağaçlardan, niçin bir kuş konup, dalıma yuva yapmadı. Neden bir çocuk salıncak kurup da sallanmadı. Neden?..” İşte bu nedenler onu yaşatmadı.
Hiç değilse yakıldığı sobalarda etrafına insanlar toplanacak, odalara yaydığı sıcaklıkla birilerini mutlu edecekti.
Kaç yıl geçmesine rağmen yaşanan acıları hem kendisi hem de Yozgatlılar hiç mi hiç unutmamıştı. Her fani gibi o da kül olup toprağa karışacaktı. Suçlu bulunmuş, hüküm verilmişti.
Bunca yaşanan acıların tek sebebi bu ağaçtı: “Katil Ağaç!” Bundan gayrı Yozgat’ta kimseler katil ağacı hatırlamayacak, katledilen yiğitleri ve katleden canileri konuşacaktı.
Ağaç ateşlerde yanıp kül olarak toprağa gark olacak, onun sayesinde yeşeren yeni filizlerle yeniden hayat bulacaktı.
Yozgat Askerlik şubesinde başka bir gün de şunlar yaşandı:
Şubeye gelen yazılı bir emirle Yozgat Askerlik Şube binasında bulunan Osmanlı armasının kaldırılması isteniyor ve şöyle deniliyordu. “TBMM tarafından 28/5/1927 Tarihinde görüşülerek 15/6/1927 tarihinde Resmi Gazetenin 15/6/1927 608. Sayısında yayımlanan Kanunun 1057 numaralı kararı gereğince Yozgat Askerlik Şube binasında bulunan Osmanlı emaresinin de kaldırılması...”
Komutan, gelen yazılı emir gereği o gün Yozgat’ta başka kitabe, tuğra ve benzer yazıtlar bulunup bulunmadığını bizzat araştırdı. Çapanoğlu Camii şadırvanındaki kitabenin kazındığını, bu emir gelmezden evvel tahrip edildiğini fark etmişti.
Bu kanunun çıktığı günün ertesinde birileri bu eserleri ortadan kaldırmayı kendine görev saymış, ellerine aldıkları çekiç ve keskilerle kitabeleri kazımışlar, o güzelim ecdat yadigarını mahvetmişlerdi. Şehirde nerede ne kadar Osmanlıca kitabe ve yazıt varsa tamamına yakını tahrip edilmiş, yalnız Askerlik Şube binası üzerindeki armaya kimseler dokunmamıştı.
Şimdi o güzel kumandandan bu muhteşem görüntünün kaldırılması isteniyordu. Yıllardır şerefle şanla cepheden cepheye taşıdığı sancağın armasını yok etme emriyle karşı karşıya kalmıştı.
Şubede görevli askerleri yanına alarak şubenin dışına çıktılar. Görevli Başçavuşa talimat vererek “Evladım bizden bu armayı kapatmamız isteniyor, sakın kırıp, döküp çirkin bir görüntüye sebebiyet vermeyin. Bu ecdat yadigârıdır, zedelemeyecek şekilde kireç ya da alçıyla kapatınız. Bakarsınız ilerde lazım olur, hiç değilse öyle kalsın” diyerek, asırlardır Yozgat Askerlik Şubesi’nin ön cephesini süsleyen Osmanlı armasını kurtarmış, günümüze aktarılmasını sağlamıştı.