Çanakkale Boğazı’ndaki hazırlık daha öncekilerine hiç benzemiyordu. Gelen emirler doğrultusunda bölük kumandanlarınca askerler tekrar tekrar uyarılıyor, mataraların kesinlikle dolu olması, süngülerin bilenmiş olması, kıyıda görülecek en ufak bir hareketlenmenin ilgili kişilere haber verilmesi isteniyordu.
Ramazan bayramı gelmişti. Tüm subaylar cephedeydi.
İzinler kaldırılmıştı. Bayram namazını hep birlikte kıldılar.
Mehmet, olan biteni hayretle izledi. Mehmet ile aynı bölükte iki hemşehrisi daha vardı. Bunlar, Sorgun’un Sorgun köyünden, şimdiki adı ile Çiğdemli kasabasından Sivrioğulları’ndan İbrahim ve Çekerekli bir askerdi. İkisiyle de yakın arkadaşlık kurdu.
Bayram günü üç hemşehri buluşup ortak tanıdıklarından, geride bıraktıklarından bahsettiler. Mehmet; “Hemşerim biliyor musun? Dört yıldır cephedeyim, bu yıl ilk kez anamın, babamın elini öpüp bayram etmeyi beklerken bu yıl da kısmet olmadı.” diyerek içini döktü. “Yalnız bu seferki hazırlıklar bana çok farlı geliyor.” diyerek olan biteni bir de İbrahim Çavuş’a sordu. “Yahu İbrahim, sen de deneyimli bir askersin, daha önce hiç böyle bir savaş hazırlığı gördün mü?
Bu neyin nesi? Kötü Bulgar buralara gelecek kadar cesareti kimden alıyor?” diyerek yorum yaptı. Çiğdemlili İbrahim de şaşkındı. “Mehmet kardeşim ben de anlamış değilim. Baksana, her taraf mevzi, her taraf asker dolu, buraya çıkmaya kim cesaret edebilir ki?” dedi.
Hazırlıklar günlerce sürdü. Silahlı silahsız talim yaptılar.
Ayaklarında çarık, yarı aç, yarı tok, yağmur, soğuk, sıcak demeden kumandanları anlattı, onlar tatbikat yaptılar. Beklenen gün gelip çatmıştı. İngiliz bandıralı ufak gemiler boğaza doğru yol alıyor, akşama doğru geri dönüyordu. Kumandanlarının anlattıklarına göre bu gemiler kıyılarda ne gibi hazırlıklar var diye keşif amaçlı geliyorlardı. Gemide askerin olmadığını hatta taş yüklü olduğunu söylüyorlardı. İngiliz gemilerinin tacizi günlerce devam etti.
Kasım ayı gelmiş, kış kendini hissettirmeye başlamıştı.
Kıyafet yetersizliği yüzünden birçok askerin sırtında yazlık elbiseler vardı. Özellikle geceleri soğuk insanın ciğerlerine işliyordu. Mevzi nöbeti tutmak için askerler can atıyordu. Her nöbetçiye birer palto veriliyor, bir saatliğine de olsa ısınmak istiyorlardı. Nöbet değişimi sırasında bu palto ileri uç nöbetçisinde kalıyordu. Son günlerde İngiliz bot ve gemileri boğaza daha fazla gel git yapmaya başladı. Özellikle kıyıya yakın yol alıyorlar, sanki çıkarma yapacak hissi vermeye çalışıyorlardı.
Oysa gemide bir tek asker sureti bile görünmüyordu. Ocak ayı başlarında bir gemi Seddülbahir ve Kumkale civarında taciz ateşi açarak sırtlara bomba yağdırdıysa da tek bir askerimizin bile burnu kanamadı.
Alınan istihbarat neticesinde tüm tedbirler oldukça işe yaramıştı, bu olay askerlerimize büyük bir moral kaynağı oldu. Askerlerin gözlerinde kumandanları birer kahramana dönüşmüş, erata büyük bir güven aşılanmıştı. İngiliz donanmasına ait ufak Detroitler benzer tacizlerde bulunmaya devam ettiler. Müstahkem mevki kumandanlığınca verilen emir doğrultusunda hareket ediliyor, boş arazilere bomba yağdıran gemilere karşılık verilmiyordu.
Askerlerimiz emir komuta zincirinde hareket ediyor, herkese görevi ezberletiliyor, hücum emri verildiği takdirde eğer önündeki kardeşi şehit düşmüş ise hemen onun yerini doldurması isteniyordu.
1915 yılı Şubat ayının son günleriydi. Sekiz İngiliz askeri gemiden karaya inerek arazi keşfine çıkmışlar ve askerlerimiz tarafından fark edilerek ilk yaralı ve esirlerini vermişlerdi.
Karaya çıkmayı gözü kesmeyen düşman donanmaları bu kez Kabatepe’yi kendilerine hedef seçiyorlar, gemi üzerindeki ağır toplarla bombardımana tutuyorlardı. O gün de herhangi bir zayiat verdirmediler. Erat, tüm gününü mevzide, siperde geçiriyor düşman askeriyle yüz yüze gelmek için adeta sabırsızlanıyordu.
Mehmet, Hemşerisi İbrahim ve Çekerekli ile her fırsatta beraberlerdi. Çekerekli yeni askere alınmış, henüz harp görmemişti. Konuşurlarken her üçü de eğer şehit olursam diye söze başlıyor ve cebindeki emanetlerini ailelerine götürmesini tembihliyorlardı. İkisi de bu savaşın çok farklı olacağı konusunda hemfikirdi. Balkan Harbi’ne benzer bir yanı yoktu.
Gemileri Arıburnu karşısına demir atmış tüm ordumuz teyakkuz halindeydi. Uykusuz geceler başlamıştı artık.
Tüm günleri mevzilerde geçiyordu. Bir gün gökyüzünde uçan bir cisim göründü. Herkes mevzide hayretler içinde uçan cismin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kumandanların emri ile mevziden çıkmak ve emir almadan ateş etmek kesinlikle yasaklandı. Birkaç gün uçan cisim tepelerinde dolandı durdu. Sonradan bölük kumandanının anlattıklarına göre İngiliz ordusu zeplin ile havadan tahkikat yapıp aldığı bilgiler doğrultusunda saldırı planı hazırlıyordu. Kumandanlar dahil herkes şaşkına dönmüştü, akıl tutulması yaşanıyordu.
Havadaki zeplini indirecek menzilde bir silahımız olmadığından tek çare gizlenmekti. Çalı çırpı ne varsa mevzilerin üzerleri kapatıldı. Yarımadanın toprağı kum olduğundan kolay kazılıyordu. Yer altından mevziden mevziye geçişler sağlandı.
Gelibolu’nun her bir tarafına askerlerimiz yerleşmişti ve her taraf koruma altındaydı. Buna rağmen bölük kumandanına gelen buyrukta ilk şehit haberi şöyle dile getiriliyordu; “Düşman zırhlılarının yoğun bombardımanında şehit düşen askerlerimiz için Kur’an-ı Kerim, Yasin ve Fatiha okunsun.” O akşam Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilen hafızlar mevzilere dağılarak kısık seslerle hatim okudular. O günden sonra da hatim okumaya devam ettiler.
Günde üç öğün yemek çıkıyor, asker mevzide hareketsiz kaldığından yemeklerin yarısı kalıyordu. Sorgunlu İbrahim Çavuş bölük kumandanına giderek durumu arz edip çıkan yemeğin iki öğüne düşürülmesini istedi. İbrahim Çavuş’un bu fikrini sevinçle karşılayan bölük kumandanı, alay kumandanıyla görüşerek karargâhta çıkan yemeğin iki öğün olarak, sabah ve gün batımına yakın verilmesi uygun görüldü.
Kumandan, İbrahim Çavuş’un yüzünü çabuk hafızasına kazımış olacak ki bundan sonra onu “Sivrioğlu İbrahim” diye çağırmaya başlamıştı.
İngiliz ve Fransız donanmaları karaya çıkarma yapamayacağını anlayınca hava desteğinden aldığı rapor doğrultusunda keşfettiği mevzileri gemi üzerindeki uçaksavar ve toplarla ateş bombardımanına tuttu. Bütün bu olanlar komutanların öngörüleri doğrultusunda bilindiğinden top ve uçaksavar menzilindeki tüm birliklerimiz geri çekilmiş, yalnızca ileri gözetleme mevziindeki askerlerimiz bırakılmıştı. Onlar da yer altından tünel kazmışlardı. Bombardıman başladığında yer altına iniyor, kesildiğinde çatal dürbünlerle düşmanın karaya çıkarma yapıp yapmadığını rapor ediyorlardı. Bu bombardımanlar günlerce devam etti. Bir yandan bombardıman devam ediyor, diğer yandan da bazı gemiler karada ihtiyaç duyacakları malzemeleri indirmeye çalışıyorlardı. Müttefikimiz Almanya, gemiler dolusu silah, mühimmat ve çeşitli araçlar da getirmişti. Her gün yapılan bombardımanların ardından şehit haberleri geliyor, askerlerimiz daha kinleniyorlardı.
Her akşam mevzilerde hafızlar tarafından Kur’an-ı Kerim okunuyordu.
Nisan ortalarında kıyıya yanaşan İngiliz Bove zırhlısı topçularımız tarafından tam isabetle vurularak düşmana ilk gemi zayiatı yaşatılmıştı. Bu olay üzerine tüm kıyılar düşman gemileri tarafından ateş altında tutulmaya başlandı.
Mehmet’in birliği Ağıldere’ye kadar çekilmiş, bıraktıkları mevzide hemşerisi İbrahim de gönüllü kalmıştı. Bölüğe ait hayvanlar yörede bulunan ve ateş menzilinden uzak evlere yerleştirildi. Bu evler önceden boşaltılmış, bazıları da karargâh olarak kullanılıyordu. Mehmet’in aklı terk ettikleri mevzide kalan arkadaşlarındaydı.
Helalleşme fırsatı bile bulamamışlardı, en çok da ona üzülüyordu. Özellikle Kabatepe’den başlayarak günlerce tel çekildi ve çalılarla teller gizlendi.
Nisan ayı gelmiş, havalarla birlikte savaşın sıcaklığı da kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Kumandanlar her gün teçhizatları kontrol ediyor çantalarda bulundurulması zorunlu olan malzemelerin denetimini yapıyorlardı. Çantalarda bulundurulması zorunlu malzemelerin başında iki adet sargı bezi ve iki paket peksimet, iç çamaşırı vardı. Mataraların mutlaka dolu olması gerekiyordu. Her askere iki fişek dolusu mermi veriliyor, bu mermileri zayi etmemeleri isteniyordu.
Mermi bittiğinde ise yakın muharebe esnasında süngü kullanmaları tembihleniyordu.
Balkan Harbi’nden tecrübeli olan Mehmet yanındaki acemi erlere cephe tecrübelerini anlatıyor, özellikle süngülerini iyi bilemelerini istiyordu. “Süngü zaferin imzasıdır.” cümlesiyle zaferin süngüden geçtiğini tüm ayrıntılarıyla aktarıyordu.
“Hücuma kalktığımız anda Allah Allah nidalarını duyan düşman askerleri süngü harbinde gözlerini yumarlar. İşte o an neresine denk getirirsen süngüyü sapla, ha şunu da iyi belleyin, bir süngü insan bedenine on bir ya da on iki defa saplanır, sonrasında kan süngüyü köreltir, fırsat bulduğunuzda süngüyü toprağa bir kez saplayın yeter, o kullanıma hazır demektir. Sakın düşman askerinin yaptığı hatayı yapmayın.
Kesinlikle gözlerinizi kapatmayın. Bir de İngiliz süngüleri uzun fakat ince olur, tüfeğin ucundaki süngüyle vurduğunuzda hemen kırılır, bizim süngülerimiz ise kemiğe saplansa bile kırılmaz.” diyerek arkadaşlarını süngü harbi konusunda bilgilendiriyordu.