Osman kardeşi Bekir’den daha ilk günü ayrılmıştı.
Onu başka bir kafileye sevk etmişlerdi. İnşaatta kazandıkları parayı da bozdurmaya fırsat bulamadıklarından beş parasız gelmişti. O da diğer arkadaşları gibi bir hatıra yollamak istedi, ancak cebinde bir mendilden başka hiçbir şeyi yoktu.
Mendili cebinden çıkardı, vermekten vazgeçti. Belki bir kardeşimin yarasını sarmaya lazım olur düşüncesiyle yeniden cebine soktu. Hemşerisine de geçmiş olsun diyerek birliğine döndü.
Osman her hücumda gözünü budaktan esirgemiyor, yanı başında bir bir şehit düşen kardeşlerinin intikamını almak için tek mermiyi bile boşa harcamıyordu. Kendisine siper yaptığı toprak yığını her seferinde kurşun yağmuruna tutuluyor, yüzü gözü toz toprakla doluyordu. Silah sesleri kesildiğinde başını kaldırdı. Siper yaptığı toprak yığınını elleriyle yeniden toparlamaya çalışıyordu ki parmağında bir acı hissetti.
Hemen sipere yattı. Eli kan içinde kalmış, baparmağı ikinci boğumdan kopmuştu. Cebinden mendilini çıkarıp sağ el başparmağına doladı. Parmağına isabet eden kurşunu aradı gözleri.
Toprağa saplanan mermi çekirdekleri iki avuçtan fazlaydı.
Eline bir mermi çekirdeği alıp gözleriyle inceledi. Şu kadarcık şeyi sinemize kısmet etmedi Mevlam diye düşündü.
Sonra da o mermi çekirdeğini alıp cebine koydu. Akşam olana dek yaralandığını kimseye bildirmedi.
Çanakkale’de zaferi müjdeleyen isimsiz kahramanlardan biriydi o. Türk ordusu Çanakkale’de zaferi kazanmıştı, ancak diğer cephelerde savaş devam ediyordu. Bu yüzden de bulunduğu birliği şark cephesine gidiyordu. Asker Şark cephesine trenle sevk ediliyordu. Ankara’ya geldiklerinde komutanının yanına yaklaştı “Kumandanım ben nişanlıyım, askere alındığımdan belki haberleri bile olmadı. Hiç değilse bir hafta izin verin, yaşadığımı bilsinler, bir hafta sonra birliğime katılacağıma söz veriyorum” diyerek halini arz etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Kumandan sert mizacıyla “Buradaki bütün arkadaşların seninle aynı kaderi yaşıyor, elimdeki askerimi dağıtmaya hiç niyetim yok. Benim de evim, eşim, çocuklarım var. İçinde bulunduğumuz matemli günler sevdiklerimizden fedakârlık etmemizi gerektiriyor” diyerek emrindeki bütün askerlere sesini ve düşüncesini duyurmaya çalıştı.
Osman dört yıldır uzak kaldığı ailesi ve nişanlısına ilk kez bu kadar yaklaşmışken onları görmeden yeni bir bilinmeyene doğru yol alıyordu. Kayseri’ye geldiklerinde trenin yavaşlamasını fırsat bilip atladı. Kimseye görünmeden memleketin yolunu tuttu.
Gün batmaya yakın, bir çobana rastladı. Çoban yanına yaklaşan adamı eşkıya zannederek kendince tedbir almaya başladı. Osman, çobanın korktuğunu anlayıp “Korkma bilader ben ne sana ne de sürüne zarar verecek değilim, varsa bana biraz ekmek ver, bir de Yozgat’a nasıl giderim yolu göster” dedi.
Çobanın bir bacağı topaldı, kaçmayı düşündüyse de yakalanacağını bildiğinden buna yeltenmedi bile. Eşeğin üzerindeki hurçtan bir çıkın çıkardı. Osman çobanın ekmeğini paylaşmasına razı olduğunu anlayınca yanına yanaştı. Yeniden selam verip hoş beş ettiler. Çoban; nereden gelip nereye gittiğini sordu. Osman da asker olduğunu gizlemedi ve başından geçenleri kısa yoldan anlattı. Çoban, Osman’ın cephe yolundan kaçtığını anlayınca dayanamayıp sitem etti. “Yahu kardeşim aslan gibi baba yiğitsin, ne diye firar edersin, bak benim şu bacağım Balkan harbinde bu hale geldi. Seferberlik ilan edildiğinde gönüllü gitmek istedim ama sen topalsın diyerek almadılar. Sen ise sapasağlamsın. Herkes senin gibi kaçarsa bu gavurunan kim başa çıkacak?” dedi.
Osman kafasınıyere dikti, tek kelime bile etmedi. Çobana Yozgat’a hangi yoldan gidebileceğini bir kez daha sordu. Çoban uzakta görünen bir tepeyi eliyle işaret ederek “Herhalde bu yana düşüyor.” dedi.
Günlerce yol yürüyen Osman sabaha karşı köyüne varabilmişti.
Babası sabah namazını kılmaya kalkmıştı er vakit.
Kapının çalınması Ahmet Ağa’yı telaşlandırdı. Kapıyı açtığında, saçı sakalı birbirine karışmış, güneşten iyice kararmış oğlunu karşısında görünce ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırdı.
Hemen içeri aldı. Anası da oğlunun sesini işitir işitmez odaya koştu. Meryem Hanım öpüp kokladı oğlunu. Yiyecek bir şeyler hazırladı. Babasının ağzını bıçak açmıyordu, oldukça düşünceli bir hali vardı. Bir ara göz göze geldi oğluyla, dayanamayıp, “Cepheden mi kaçtın?” diyerek sert bakışlarıyla hislerini anlatmaya çalıştı. Osman “Yok baba ne kaçması, birliğim Kayseri’ye geçti ben de oraya teslim olacağım” dedi.
Konuyu kapatmak içinde kardeşlerini sordu. BabasıTangal Ahmet; aynı hiddetle cevap verdi, “Hangi kardeşini soruyorsun? Bekir ağabeyin seninle beraberdi, Ramazan hariç, Hacı Veli ile Nuri’yi de buradan alıp götürdüler, gidiş o gidiş, ne bir haber var ne de bir mektup geldi.” deyip oğlunun sorduğu soruları kısa cevaplarla savuşturmaya çalıştı.
Sözü bir ara nişanlısına getirmeye çalıştıysa da sormaya cesaret edemedi.
Osman’ın merakını anası Meyrem Hanım giderdi.
“Oğlum nişanlını soracaksın ama o seni beklemedi, bir sene evvel babası başka köyden birine verdi. Senin canın sağ olsun da sana kız mı yok...” sözleriyle oğlunun yürek acısını hafifletmeye çalıştı. Osman geldiğine geleceğine bin pişman olmuştu.
Anasına yarın yola çıkacağını söyleyip yol hazırlığı yapmasını tembihledi. Anası “Nereye gideceksin, daha yeni geldin ne gitmesi?” diyerek üzüntüsünü belli etti. Osman’ın zaman kaybetmeden cepheye dönme kararı almasında, kaçtığı sırada karşılaştığı Kayserili çobanın sözleri ve babasının tavırları etkili olmuştu.
Sabah ezanında geldiği baba ocağından ertesi günü sabah ezanında veda ederek ayrıldı. Bir hafta yaya yolculuktan sonra Kayseri’deki birliğini bulmaya çalıştı. Kayseri üzerinden Şark cephesine ve Yemen cephesine asker sevkiyatı yapıldığından mahşeri bir kalabalık vardı. Askerlik şubesine gidip birliğini kaybettiğini söyledi. Cepheye giden birliklerin listesi kontrol edildi ve Osman’ın birliğinin Kafkas cephesine sevk edildiğini, kendisinin de firarının verildiğini söyleyip firar manasına gelen mor bir boya ile sağ elinde Arapça F harfi yazdılar, sonra da Osman’ın yanına bir asker verip Yemen cephesine gidecek başka bir birliğe teslim ettiler.
Soluğu Arap çöllerinde aldı. Bağdat, Basra, Yemen Acemistan’da üç yıl savaştı. Sina çölünde İngiliz askerlerine esir düştüler. Beş yıl Arap çöllerinde yedi kat tel örgü içinde esir tutuldular. Bir Türk subayı çok iyi İngilizce biliyordu.
İngiliz subay elbisesi giyerek esir kampına girmeyi başardı.
Kamptaki askerlerden eski bir kıyafet ayarlamalarını istedi.
İçeriden bir tel makasını beline sokup akşamüzeri esirlerin arasına teftişe giriyormuş gibi girdi. Askerlerimiz daha önce anlaştıkları üzere önceden ayarladıkları eski bir kıyafeti üzerine giyindi.
Hiç kimse fark etmemişti bu subayı. Tel örgünün dört bir tarafı tongurdaklarla doluydu. Kuş konsa hemen çanlar ötüyordu. İçeriye giren Türk subayı hemen kendine yardımcı olabilecek gözü açık askerler seçti. İlk eylem olarak tel örgüde takılı olan çan ve tongurdakların içlerine çaput teperek şangırdamasının önüne geçilecekti. Hemen peşinden teller kesilip herkes açık yerlerden çıkar çıkmaz dağılacaktı. Mümkün olduğunca iki kişi yan yana yürümeyecekti. Herkes birbirini uzaktan takip edip kaybolmadan yerleşim alanlarına girerek kendini kaybettirecekti.
İki gün sonra hava kararınca herkes söylenenleri harfiyen yerine getirdi. Tek zil sesi bile duyulmadan kamp bir anda boşaldı. Üçer beşer guruplar halinde çöle yayılan askerlerimiz, gün doğana kadar epey yol almışlardı. Osman da üç ayda köyüne geldi. Geldiğinde babasının vefat ettiğini, kardeşleri Mevlüt ile Ramazan’ın şehit düştüklerini öğrendi.
Kendi köyünden eşi askere alınan ve şehit haberi gelen dul bir hanım ile evlendi.
Çöl sıcağında beş yıl kalıp esmerleştiği için köyünde Kara Osman diye bilinirdi. Kara Osman’ın şu sözü Taşpınar köyünde halen deyim halinde kullanılmaktadır: “Ne zaman bir davul sesi duysam, davulun tokmağı sanki can evime vurulur, siz siz olun dul da alsanız düğünsüz getirmeyin”
En büyük ağabeyi Bekir de Birinci İnönü muharebesinde bozguna uğrayan birliği geri çekilirken dağılan birliğini kaybedip, köyüne kadar geldi. Bir gece köyünde kalmıştı ki köyün imamı Yozgat askerlik şubesine giderek şikayet etti.
Köye baskın düzenleyen süvariler Bekir’i yakalayıp Yozgat’a götürdüler. Cepheye gönderilmeyi beklerken İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Suçu cepheden firar etmek, cephedeki askerlerin hanımlarına, bacılarına musallat olmak diyerek idamla yargılandı. Bekir; “Cepheden kaçtığım doğrudur ancak, ben köyüme geleli daha bir gün bile dolmadı, ben zaten evliyim, kendi eşim ile bir gece beraber kaldım, kimsenin kadınını, kızını görmedim. İsterseniz Kelam-ı Kadim’e el basarak yemin ederim!” dese de idamına karar verildi ve şube önündeki çam ağacına asılarak hükmü infaz edildi. Bekir’in eşi dul, kızı yetim kaldı. Babası Tangal Ahmet altı evladından ikisini kaybetmenin acısına bir de Bekir’in idamı eklenince “Sebebin ocağı batsın” diye diye hayata gözlerini yumdu.
Kaynak Kişiler: Taşpınar köyü; Mehmet Arif Esmek, Hasan Güzeltaş, Ahmet Akça, Mehmet Akça, Ali İhsan Sarıkaya