Birinci Cihan Harbi’nin başlamasıyla birlikte eli silah tutabilen herkes askere alınmış, köy ve kasabalarda yaşlı, kadın ve çocukların dışında neredeyse kimse kalmamıştı.
İzmir, Aliağa, Yenişakran köyünde de durum farklı değildi.
Babası cepheye gittiği için evin umuru henüz on üç yaşındaki Bekir’in üzerine binmiş, Bekir köylünün sığır çobanlığı teklifini canına minnet bilmişti.
O gece sabaha kadar Bekir’in gözüne uyku girmedi.
Hayvan başına alacağı bir teneke buğdayı tahmini hayvan sayısıyla çarptı, her avuç buğdayı kuruş kuruş sattı.
Bekir öyle bir keyiflendi ki, bir ara elini cebine attı ama cebinin olmadığını fark etti, kendi kendine tebessüm etti. Sonra söylenmeye başladı: “Oğlum Bekir, yarın ilk işin şu şalvara bir cep diktirmek. Açlık bitti, sefalet son buldu, Cepsiz şalvar senin neyine gerek?...”
Sabahın ilk ışıklarında yarı uykulu uyandı. El eli yıkadı, el yüzü yıkadı, kendi kendine sokrandı.
“Ulan Bekir, akşam seninle ne konuştuk? Hani anana söyleyip şalvara cep diktirecektin? Hadi çıkar şalvarı da cep diktir bakalım, sanki bacağına takacak başka donun var da… Yatağa girip pantolonu çıkarsam, anamın cebi dikmesini beklesem, hiç olacak şey mi? Köylü demez mi yoksul Bekir bu işi beceremeyecek, başka birisine verelim diye? Baksanıza gün tepeye dikildi ortada ne sığır vaaar ne sığırtmaç. Sen en iyisi akşam sığırları teslim ettikten sonraya bırak bu işi” düşüncelerini yeniden beynindeki süzgeçten geçirdi ama bu kez gülümsemedi.
Anasının hazırladığı sofradaki ekmek kırıntılarını dizlerine fer edip köy meydanında aldı soluğu.
O meydanda köyün ihtiyarları çoktan yerlerini almış, yerde yatan ardıç ağacının üzerine sıralanmışlar, tekmil vermeye hazır bir manga asker gibi bekliyorlardı.
Bekir’in geldiğini gören birisi “Aha da bizim sığırtmaç geliyor!” dedi.
Bir diğeri “Bu nasıl sığırtmaç? Elinde değneği bile yok!” diye devam etti.
Bekir oldukça saygılı bir o kadar da efendi bir çocuktu. Büyüklerinin yanına yaklaştı, selam verdi. İhtiyarlardan birisi bugün sığırları çıkarıp çıkarmayacağını sordu.
Bekir kendinden emin bir edayla “Ne demek Mustafa Ali emmi? Götürmeyeceğim de benim burada ne işim var? Elbette götüreceğim.” diye çıkıştı.
Bir diğeri “Ulen madem sığırtmaçsın köyün sığırını güdeceksin de niye elini kolunu sallaya sallaya geldin? Hani senin değneğin? Hiç değneksiz çoban mı olur?” der demez Bekir en önemli gününde en mühim şeyi unutmanın mahcubiyetiyle kızardı, elleriyle kafasını kaşır gibi yapıp hatasını telafiye çalıştı…
Hemen yanı başında oturan ihtiyar, elindeki değneği Bekir’e uzattı. “
Al oğlum değneğin de benden olsun. Değneksiz çoban silahsız askere benzer, senin silahın da budur. Tabii ki hayvanlara vurman için değil, onları korkutman için değnek şart” dedi.
Tam rahatlamıştı ki bir başka ihtiyar “Madem ki bugün sığırı toplayacaksın çık şu taşın üstüne de köylüye sığırların toplandığını ünle.” demez mi?
Bekir’in olanca hevesi gitti, ne diyeceğini ne söyleyeceğini unuttu, derin bir boşlukta gibi hissetti kendini.
İhtiyar Musa emmi Bekir’in kırılan cesaretini, yok olmak üzere olan umudunu toparlamaya çalışıp elini Bekir’in boynuna attı. “Gel oğlum gel, bir zamanlar ben de senin yaşındayken benzer şeyleri yaşadım.” diyerek duvar dibinde duran binek taşına çıkıp elini kulağına attı.
“Sığır gidiyor komşular! Hayvanlarını sığıra katmak isteyen köy meydanına getirsiiiiiin!” diye birkaç kez seslendi.
Çok geçmemişti ki evlerden gelen hayvanlar birer ikişer köy meydanında toplanmaya başladı. Köyün ihtiyarları Bekir’i bir kez daha mahcup etmemek için kendi aralarında fısıldaştılar, bir heybe içerisine azığını hazırlatıp uslu bir eşeğin üzerine sardılar.
Bir saat içerisinde iki yüz başa yakın hayvan toplanmıştı.
Yoksul Bekir köyün ihtiyarlarının hayır dualarıyla yabana uğurlandı. O gün nasıl geçti hiç farkına varmadı. Akşam eve vardığında tatlı bir yorgunluk çökmüştü üstüne. Kendisine konan azığın yarısını bile yemeye fırsatı olmamıştı garibin.
Kalan ekmeği eve getirdi. Hazırlanan sofraya kardeşleriyle birlikte oturdu. Günlerdir sofralarında bu kadar ekmeği bir arada görememişlerdi. Kardeşleri yedikçe Bekir keyif aldı.
Eve ekmek getirebilmenin hazzını doyasıya yaşadı. Yarı aç yarı tok şükür duası ederek babasının bıraktığı boşluğu doldurmak ister gibi baş köşeye uzandı. Anasının uğrun bakışlarına kendince mana verdi, utandı. Yorgun ayaklarını toparlıyordu ki şalvarın cebini hatırladı. Desem mi, demesem mi düşünceleri zihnini kurcaladı.
Sonra da “Ulan Bekir, sende hiç utanma yok.” diye kendi kendine sokrandı.
“Bu kaçıncı ulan, sabahtan beri bu kaçıncı oldu yerin dibine girdiğin? Eline bir değnek alıp irgün sığırtmaçlık yapmayla kendini bir şey mi zannettin? Bugün bir yarın iki. Önünde daha koskoca bir yaz var, yağmuru var, sıcağı var, ayaz var. Bugün bir yarın iki olacak, sen şimdiden şalvarına cep diktirmeyi düşünüyorsun. Millette laf var söz var, yavaş ol Bekiiiir!” diyerek kendi dizginlerini çekiverdi.
Yavaş ol Bekir cümlesini sesli söylemiş olacak ki, annesi “Hayırdır oğlum sayıklıyon mu yoksa bana mı öyle geldi?” dedi.
Bekir kendi dizginlerini çekmekle kalmamış annesi de tekere taş koymuştu sanki.
Bekir’in yüzündeki tebessüm anasını da güldürdü. Babası gittiği günden beri annesinin ilk kez güldüğünü gören Bekir’in tüm yorgunluğu gitti.
Şalvara cep diktirmekten vazgeçti, kafasındaki tüm hesaplar bitti.
Gün geçti ay geçti. Bir Cuma akşamı köyün imamı Bekir’in önüne dikildi.
“Oğlum Bekir sen neden Cuma namazına gelmiyorsun?” diyerek çıkıştı.
Bu çıkışmasında bir hinlik vardı ama Bekir’in bunu anlaması imkansızdı.
Olanca saflığıyla “Hocam, biliyorsun ben köyün sığırını güdüyorum. Köylü bana hayvanlarını emanet ediyor. Ben onları kime emanet edip de Cuma namazına geleyim? Hem ben bu yaşta evime ekmek götürmeye çalışıyorum, avare olsam neyse…” diyecek oldu.
“Hoca sen misin ben miyim? Sen günahı sevabı, haramı helali kimden öğreniyorsun?” diye azarladı imam.
Bekir; “Hocam tabiî ki senden öğreniriz.” diyebildi.
İmam tavına getirdiği Bekir’e bir çıkış yolu gösterdi: “O zaman ya her Cuma günü namaza geleceksin ya da fidyesini vereceksin!”
Bekir “Hocam fidye de nedir, nasıl verilir?” diye sordu.
Avını tuzağa düşürmüştü imam efendi. Başladı ahkam kesmeye: “Eğer Cuma namazını özürsüz kaçırırsan, onun karşılığında bir teneke buğday vermen gerekir.”
Bekir “Ama hocam benim mazeretim var, hem benim buğdayım da yok, nasıl olacak bu iş?” diyerek aklınca bir çıkar yol bulmaya çalıştı.
Ama imam efendi hazırlıklıydı buna. “Köyün sığırını bedava gütmüyorsun herhalde?” diyerek bir kapı araladı.
Bekir bildiğini okumaya devam etti. “İyi de hocam ben köyün sığırını güdüyorum, bu mazeret sayılmaz mı? Buğdaya gelince, benim anam var, kardeşlerim var. Bunların rızkı için çalışıyorum, alacağım buğday onların bir senelik yeyimliği. Madem öyle, sen köylüye bir fetva ver, köyün hayvanlarını Cuma günleri ya öğleye kadar güdeyim, ya da öğleden sonra yaylıma çıkarayım.”
İmam efendi Bekir’i gözleriyle süzdü ve göründüğü kadar saf olmadığını fark edip “Oğlum niye milletin malını eve hapsedip de konu komşuyu homurdandıralım. Toru topu gelmediğin her Cuma namazı için bir teneke buğday vereceksin, ne diye milletin ağız kokusunu çekesin?” dedi.
Bekir hâlâ bir çıkış yolu arıyordu. “Hocam her Cuma için bir teneke buğday verecek olursam bize ne kalır ki? Hem bu bir teneke buğdayı kime vermem gerekiyor?”
İmam efendi, sanki biraz merhamete gelmiş de, bu saf çobana kendi kesesinden ihsanda bulunuyormuş gibi konuşmaya başladı: “Bekir, sen çok akıllı bir çocuksun. Öyle ya, bir ayda dört Cuma olduğunu sayarsak senin de elin boşa çıkıyor. Bir teneke dediysek o kaba hesap. Bugüne kadar kılmadıklarını Cenab-ı Allah affetsin. Ama bu cumadan itibaren sen bana yarım teneke buğday getir, ben Cuma namazı kılarken ‘Allahüekber Bekir de beraber’ derim, senin yerine de namaz kılmış olurum. Böylece sen de bu vebalden kurtulmuş olursun…”
Bekir imam efendinin bu son teklifine çaresiz boyun eğdi.
Hiç olmazsa yarım teneke buğday kara geçtik diye sevindi.
Her Cuma günü yarım teneke buğdayı imam efendinin kapısına bırakmaya başladı. Bir ay, iki ay verdi ama verdikçe canı da gidiyordu.
Ver ver nereye kadar dedi bir gün. Sonra vermekten vazgeçti. İki haftayı boş geçti.
İmam efendi bir akşam tesadüfmüş gibi yoluna çıktı.
Biraz hoş beş ettikten sonra “Bekir, bana iki Cuma fidyesi borcun var. Bu haftanınkini getirirken onları da ilave etmeyi unutma haaa!” dedi.
Garip Bekir yorulduğuna mı yansın, kazandığı buğdayları hocaya yedirdiğine mi, yansın, derin derin düşünceye daldı.
Bekir’den ses çıkmayınca imam efendi yumuşak tavrını sertleştirerek “Bekir oğlum, bugün dünya yarın ahiret. Bana iki Cuma namazı borcun var, gerisini sen düşün!” dedi.
Bekir daha fazla dayanamadı, lafı çekinmeden imam efendinin ciğerine ciğerine soktu: “Hocam, Allah sana borçlu etmesin de ben Allah’a borçlu kalayım, bir teneke buğdayını akşam evine bırakırım!”
Kaynak: Aliağa Yeni Şakrak köyü A.Savaş Derya