Köyde bacalar tütüyor, burnuna çeşit çeşit yemek, çörek kokuları geliyordu. Açtı, açıktı, bir yere kımıldayamadı. Köyden gelen sesleri duyuyor, insanları sesinden tanımaya çalışıyordu.
Arazide kimsenin olmadığını görünce hemen kendini mezarlığın yakınındaki dereye attı. Derenin kıyısından yürüyerek etrafta üzerini örtebileceği bir şeyler aradı. Dere boyu saklana, gizlene yürümüş, Kara Nuri’nin evinin altına kadar gelmişti. Orada çalılar üzerinde bir saman dehlizi seriliydi.
Edep yerlerini örterek çalıyı kendine siper edip dehlizi çalıdan kurtardı. Görünmeyeceği bir yere çekilip, taşın ucuyla dehlizin alt kısmını sokabileceği kadar kesti, sonra da kollarını geçirebileceği yerleri kesti ve üzerine giydi. Artık kabustan kurtulmuştu. Harman yerine doğru yürüdü, bir tümsek bulup harmanlarda madımak toplayan kadınların çekilmesini bekledi.
Köyün adamları harman yeri kenarındaki duvar dibinde oturuyorlar, kadınlar da madımak toplamaya devam ediyorlardı. Salih Çavuş’u Koca lakabıyla bilinen Ömer fark etmişti. 
“Bakın şurada duran adam var ya at hırsızı, atlarınıza dikkat edin.” dedi. 
Onun söyledikleri Salih Çavuş’un kulağına kadar geliyordu. 
“İnşallah köylüyü üzerime hücum ettirmez.” diye dua etti. 
Allah’tan ki kimse onun bu sözlerini dikkate almamıştı. Salih Çavuş bir an önce evine gitmek istiyor üzerindeki dehlizden kurtulmak istiyordu. Dehliz bütün vücudunu kaşındırmaya başlamıştı.
Harmanlarda madımak toplayan kadınlar birer ikişer evlerine döndüler. Duvar dibinde oturan kimse kalmamıştı.
Bunu fırsat bilip, zaten yakın olan baba ocağına, Hasan Ağa’nın köy odasına girdi. Odaya vardığında bir kadının yemek pişirdiğini gördü. Tanımaya çalıştı çıkaramadı. Kadıncağız içeriye giren adamı görünce çok korktu. Etrafta her gün eşkıyaların yaptıkları zulümler anlatılıyordu. 
Salih Çavuş’u da onlardan biri sanmıştı. “Kardeşim ben bu odanın sahibi değilim, bunların bahçe, bağ işlerinde çalışıyorum. Seni misafir edemeyiz, ister isen başka bir haneye misafir ol.” dedi.
Salih Çavuş; “Ben Tanrı misafiriyim, açım, bana biraz yemek ver, hem odanın sahibi ile görüşmüş oluruz.” dedi.
Salih Çavuş kadının korktuğunu bildiği için kadın ile konuşmaya çalışıyordu. “Bu odanın sahibi kim? Kimi var kimi yok?” diye kadından geçmişe dair bilgiler almak istedi.
Ocakta pişen madımak yenme kıvamına gelmiş, kokusu burcu burcu odayı sarmıştı. 
Kadın “Bunların bir oğulları daha varmış, askere gitmiş bir daha gelmemiş, gelinleri de eşi öldüğü için baba ocağına dönmüş, sonra da Fakıbeyli köyüne kocaya varmış.” dedi.
Salih Çavuş’un birden nevri döndü. “Şuradan biraz ot koy da yiyim ben açım.” dedi. 
Kadın, misafirin gitmeyeceğini anlayınca yağını bile yakmadan Salih Çavuş’un önüne bir tabak yemek koydu. 
“Kardeşim yemeğini ye de git. Şimdi kocam gelir kötü şeyler olur.” diyerek Salih Çavuş’a yakardı.
Salih Çavuş; “Hiçbir yere gitmem.” diyerek çıkıştı. “Burası benim babamın odası, ben de biraz önce anlattığın gidip de dönmeyen oğulları Salih’im.” dedi. 
Kadın şoka girmiş, haddi olmadan birçok şey anlatmıştı. “Ben onların gidip de dönmeyen oğulları Salih’im.” sözünü duyunca olduğu yere yığıldı.
Salih Çavuş odanın bardaklığında duran ibrikteki suyu kaptığı gibi kadının başından aktardı. Kadın, gözlerini açtığında Salih Çavuş yamacında duruyordu. Çareyi odadan kaçmakta buldu. Soluk soluğa odanın hemen yanındaki avluya girip “Oğlunuz geldi, oğlunuz Salih geldi.” diye tekrarladı. 
Hasan Ağa ve oğlu Haydar tarladan yeni gelmiş, öküzleri çözüyorlardı. 
Hasan Ağa “Kadın biraz yavaş ol, bu ne telaş ne oğlu, ne Salih’i.” diyerek çıkıştı. 
Kadın “Odaya biri geldi, oğlunuz Salih olduğunu söylüyor.” dedi. 
Hasan Ağa hemen odaya yöneldi, peşinden annesi, kardeşleri de odaya koştu. Odanın kapısından basıp içeri girdi. Salih Çavuş ayağa kalktı, babasının elini öpmeye yeltendiyse de babası “Sağ ol.” diyerek savuşturdu.
“Hoş geldin.” dedi. 
Hasan Ağa soğuk bir şekilde sarılmıştı oğluna. “Oğul sen kimsin? Nereden geldin? Benim oğlum olduğunu söylemişsin.” diyerek tanımadığını ima etti ve “Söyle bakayım, bizim nerede nelerimiz var? Dayının adı ne? Kaç kardeşsiniz?” diyerek peş peşe sorular sıraladı.
Salih Çavuş; “Baba beni tanımadın mı?” diyerek söze başladı ve sorduğu soruları fazlasıyla yanıtladığı halde babasını bir türlü inandıramadı. 
Hasan Ağa; “Yok oğul, sen Salih’imin yanında çok kalmışsın, bütün bunları oradan biliyorsun, bedavadan malımıza ortak olacaksın. Hadi oğul, ne ihtiyacın varsa görelim. Bizim kapanmış yürek yaramızı yeniden kanatma.” dedi.
Salih Çavuş’un geldiğini duyan komşular odaya akın etmişlerdi. Bunun üzerine Salih Çavuş yemin edecek oldu, babası kale bile almadı. Tüm sevinci kursağında kalmış, babasını dahi kendi oğlu olduğuna inandıramamıştı. Odada adım atacak yer kalmamıştı. 
Oturanlara tek tek göz gezdirdi; “Yahu sizde mi tanıyamadınız?” dedi. 
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kapı ağzındaki adama dönerek; “Yahu Halil Çavuş senin elin iyi ustura tutardı. Şu saçımı sakalımı tıraş et de gideyim, benim bu köyde hiçbir şeyim kalmamış.” dedi. 
Köylü bir kez daha irkildi. İçlerinden biri; “Ümmeti Müslüman bir su koyun yıkayalım, belki doğru söylüyordur.” dedi. 
Bunun üzerine Müstecep Ağa’nın hanımı, Salih Çavuş’un annesine; “Senin çocuğunun sol baldırında ben yok muydu? Yıkayın, bakın.” dedi. 
Anası hemen hatırladı; “Ben yıkarsam bilirim.” dedi. 
Hemen ocak çatıldı, sular kaynatıldı. Ahıra götürüp düveni ters çevirdiler, araya bir perde gerdiler, perde gerisinden anası yıkamaya başladı. Kirden arınıp da bacağındaki ben ortaya çıkınca anası çırılçıplak vaziyetteki oğluna üzerindeki ıslaklığa aldırmadan sarıldı. 
“Bu benim oğlum, benim kara Salih’im!” diye haykırdı. 
Halil Çavuş saçını sakalını tıraş etti. Hasan Ağa, oğlu olduğuna inandı ve içinde şüphe kalmadığını tescillercesine ahırdan öküzü çıkararak oğluna kurban kesti.
Bir hafta sonra diğer oğlu Kara Haydar’ın düğünü vardı. Babası bir gelin de Salih Çavuş’a bulup, iki düğünü bir arada yaptı. Torunlarına da komutanları Ali İhsan Paşa ve bölük kumandan şehit Yüzbaşı Selami’nin adını verdi.
Esir kampı arkadaşları her fırsatta kader arkadaşlarıyla bir araya gelirler, özellikle Molla Pehlivan’ın güreşlerini hiç kaçırmazlardı. Behram Çavuş, kavalını her zaman cebinde taşır, Sivastopol marşını çaldığında herkes ağlardı.
Molla Pehlivan olarak Bozok yaylasında ün salan Seyit Pehlivan Rusya’dan döndükten sonra da güreşmeye devam etmiş, çevre illerde onun güreşleri kitaplara yazılmıştır.
Sivaslı Siciminoğlu Halil ile yaptığı güreşler birçok pehlivanımıza ilham kaynağı olmuştur. Ancak kendi memleketinde bir fotoğrafına dahi rastlayamadık. 1952 yılında Yozgat’ta yapılan bir güreşe katılmış, güreşten dönerken hastalanıp Yozgat Devlet Hastanesinde vefat etmiştir. Cenazesi bayraklarla süslenmiş, at arabasıyla köyüne getirilip Boğaz Cumafakılı köyüne defnedilmiştir.
İnşallah ileriki günlerde Molla Pehlivan ile ilgili ayrı bir çalışma hazırlayıp siz okurlarımıza takdim ederiz.
Salih Çavuş da 1958 yılında Yozgat’ta vefat etmiştir.
Mezarı Sarıtopraklıktadır. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Behram Çavuş ve Molla Pehlivan’ın diğer arkadaşlarıyla ilgili detaylı çalışmalarım devam ediyor.
Kaynaklar Kişiler: Boğaz Cumafakılı köyünden Kemalettin Demir, Seyit
Niyazi, Ünal, Kasım Ülger, İnceçayır Köyünden Gelini Mahi Karakavak,
Torunu Neşet Karakavak, Zeynedin Köyünden Halil Biçer, Süleyman
Karadavut, İbrahim Şerefli, Emrullah Kandemir Molla Hasan. Dikir köyü
İbrahim Dalkılıç