Arkadaşlarının yanına dönerken yolunu kaybedip sabaha kadar çalılıklar arasında döndü durdu. Arkadaşları uyandıklarında Behram Çavuş’u göremeyince birbirilerine sordular. Herkes yorgun olduğundan ölü gibi uyumuştu.
Belki tuvalete gitmiştir diyerek sağa sola bakmaya, seslerini duyurmaya çalıştılar. Behram Çavuş’tan bir haber alınamadı.
Dere içlerine, kaya diplerine baktılar, Behram Çavuş’a ulaşamadılar.
Molla Hasan “Hele şu düzlüğe inelim, eğer o bizden yüksekteyse bizi daha rahat görür.” dedi ve vadiye yürüdüler.
Vakit öğlen olmuştu ama hala Behram Çavuş’tan bir haber yoktu. Birbirilerini kaybetmemek için daha fazla dağılıp arayamıyorlardı. Her taraf çalılık ormandı. Tepe üslerinde, dere içlerinde yer yer kar vardı. Çiğdemler yeni yeni çiçek açıyordu.
Salih Çavuş “Bari aklına gelse de kaval çalsa, hiç değilse kavalın sesinden hayatta olup olmadığını biliriz.” dedi.
Çürüğün Osman “Ağzından yel alsın Salih Çavuş, o kolay kolay kurda kuşa yem olmaz.” diyerek akıllardaki kötü ihtimalleri silmeye çalıştı.
Vadide oturup Behram Çavuş’u beklemekten başka çareleri yoktu.
Gün batıya yönelmiş vakit ikindiyi bulmuştu. Birden bir kaval sesi dağları inletmeye başladı.
Molla Pehlivan “Bu Yalama Behram!” deyip sağa sola seğirtti, sesin geldiği yönü tayin etmeye çalıştı.
Behram Çavuş arkadaşlarını görmüş, beklediklerini bildiği için de kaval ile haber vermişti. Koşarak indi tepenin yüzünden. İyice yaklaşmıştı ki Molla Hasan “Neredesin lan Yalama, bak senin yüzünden koca bir gün kaybettik.” diyerek çıkıştı.
Behram Çavuş “Gece ayakyoluna gitmiştim, sonra da bir ışık var mı diye etrafı gözetledim, dönerken de yolumu şaşırıp sabaha kadar dönelendim durdum. Güneş çıkınca da uyuya kalmışım.” dedi.
Molla Pehlivan “Ulan Yalama, ulan Yalama!” diyerek güldü.
Kamptan çıkarken yanlarına aldıkları peksimetler bitmek üzereydi. Behram Çavuş kahvaltı etmediği için bir tane de ona verdiklerinde geriye beş paket peksimet kalmıştı.
Salih Çavuş “Bunları şimdilik yemeyelim, otlarla idare edelim, çok zorda kalınca yeriz.” dedi.
Salih Çavuş otlar konusunda tecrübeliydi. Hangi ot yenir, hangisi yenmez bilirdi.
Dile kolay on sekiz yıldır evinden uzak, o cephe senin bu cephe benim dolaşmış, çoğu zaman otlarla beslenmişlerdi.
Hem yürüdüler hem de yenilebilir otlarla açlıklarını gidermeye çalıştılar.
İki gündür yürüdükleri halde tek bir yerleşim mahalline rastlayamamışlardı. Yine akşam olmuş ayaz geceler başlamıştı.
Bu kez paltoların beşini alta serdiler, beşini de üstlerine yorgan ettiler. Birbirilerinin sıcağında sabahı ettiler. Yine ot toplayıp açlıklarını giderdiler.
Behram Çavuş “Arkadaşlar yediğim otlar dudaklarımı yara yaptı, eğer müsaade ederseniz ben peksimet hakkımı yemek istiyorum.” dedi.
Molla Pehlivan ona hiç dayanamazdı. “Al benim istihkakımı da sen ye.” diyerek Behram Çavuş’a verdi.
Bu öyle bir arkadaşlıktı ki kardeşten öte. Birinin ayağına diken batsa hepsinin canı yanar duruma gelmişlerdi.
Diğer arkadaşların da paylarını istediği zaman yiyebileceğini söylemişti.
Vadiden yürüyüp gittiler. Su sıkıntısı çekmiyorlardı.
Küçük bir dere yatağından ilkbaharda eriyen kar suları akıyordu.
Molla Hasan hiçbir vakit namazını kaçırmaz, vaktinde eda ederdi. O bile namazlarını kazaya bırakıyor, bir an evvel yurtlarına yuvalarına dönmeye çalışıyorlardı.
Vadinin üst kısımlarında bir köy gördüler. Köydeki ev yapıları Osmanlı köylerini anımsatıyordu. İki arkadaş gizlice gidip köy hakkında bilgi edinmeye çalıştılar. Köyde bırakın insan sureti görmeyi, tek bir hayvan sesi bile duyulmuyordu.
Biraz daha yaklaştıklarında evlerin içlerinin ateşe verilmiş, çoğunun damlarını içe çökmüş olduğunu gördüler. Pencere ve kapı kenarları siyaha bürünmüştü. Köyün tamamı yakılmış, canlı varlık kalmamıştı. Köyün harabe hali herkesi endişelendirdi.
On kafadar fikir birliğine varıp, gece yürüyüp gündüz yatmayı kararlaştırdılar. Dinlenirken de birimiz nöbet tutar, bir aksilik olduğunda hep birlikte tedbir alırız denildi.
Salih Çavuş “Arkadaşlar daha nerede olduğumuzu bile bilmiyoruz. Önce nerede olduğumuzdan emin olalım daha sonra ister gece yürürüz isterseniz gündüz.” dedi.
Salih Çavuş’un söyledikleri o günkü uygulanacak planın değişmesine sebep oldu, gündüz yürümeye devam ettiler, durmaksızın yürüdüler, nerede olduklarını, nereye gittiklerini bilmeden. Dere kenarında bir su değirmeni gözüktü. Çalıların arasında oturup dinlendiler, bir yandan da değirmene gelip giden olmadığını gözleriyle takip ettiler. Epeyce izlediler, her hangi bir hareket yoktu. Değirmene iyice yaklaştılar, bir kişi çıkıp değirmenin etrafını yakından kontrol etti, sonra da kapısını açmaya çalıştı. Değirmen kilitliydi fakat üzerinde her hangi bir kilit olmadığından, kapının içerden kilitlenmiş olduğu anlaşılıyordu.
Önce “Kimse yok mu? Değirmenci!” diye seslendi.
Ses veren olmadı. Sonra çarkın olduğu yere gidip içeriye girebileceği bir yer aradı, bir giriş bulamayınca da arkadaşlarının yanına dönüp durumu anlattı. Onlar olup biteni zaten görüyorlardı. Bu kez Molla Pehlivan kalktı, değirmenin kapısına yürüdü. Kapıya bir iki omuz attı, gelin diyerek işaret verdi. “Kapının arkasında dayama var, eğer bu kapı içerden kilitlendiyse ya içeride biri var ya da bir yerden gizli çıkışı var.” dedi.
Kapıya hep birlikte yüklendiler, bir iki yüklenmede kapı arkasındaki dayama düştü ve kapı açıldı. Değirmende kimse yoktu. Birkaç çuval öğütülmemiş mısır vardı.
Arkadaşlarından birisi “Ben bu değirmeni çalıştırırım.” dedi.
Behram Çavuş “Bu kapıdan bize ekmek yok, haydin gidelim.” dedi.
Ceplerine çuvallardaki mısırlardan doldurup, değirmenin savağının yanına bedelinden fazla para bıraktılar.
“Neden fazla para bıraktın?” sorusuna Molla Pehlivan, “Bu kapı açık kalacak, içerdeki darıları kurt kuş yiyecek, kapıyı da biz açtığımıza göre vebali de bize kalacak.” dedi.
Hep birlikte çıktılar, yürümeye devam ettiler. Bir tepenin burnundan tam dönerlerken karşılarına eşeğin üzerinde bir ihtiyar çıktı. Eşek ürkmüş olacak ki birden duruverdi.
İhtiyar on kişiyi karşısında görünce çok korktu.
Molla Seyit “Selamünaleyküm!” dedi.
Yaşlı adam; “Ve aleykümselam.” diyerek selamı alır almaz herkesin gözü ışıldadı.
Molla Seyit “Amca nerelisin?” diye sordu.
“Buralıyım, köyümde aha şu tepenin ardında.” dedi.
Molla beklediği cevabı alamamıştı fakat Türk topraklarında olduğundan artık emindi.
Tekrar sordu ihtiyara: “Amca burası neresi?”
“Bura Karadeniz, Bayburt, siz nerelisiniz?” dedi ihtiyar adam.
Behram Çavuş Molla’nın yalan söylemeyeceğini bildiği için hemen araya girip “Biz yolumuzu kaybettik. Kayseri’ye gideceğiz, Kayseri ne tarafa düşüyor.” dedi.
İhtiyar “Kayseri’yi bilmem ancak Amasya şu tarafta, eğer Amasya’yı biliyorsanız, Kayseri’yi de bulursunuz.” dedi.
“Amca, sen nereye gidiyorsun?” sorusuna ihtiyar “Değirmene bakacağım, eğer çalışıyorsa iki çuval mısır getireceğim.” dedi.
Molla Pehlivan “Değirmen çalışmıyor, biz de oradan geliyoruz, kapısı da açık.” dedi.
İhtiyar değirmeni bir Ermeni’nin çalıştırdığını, Ermeniler köyleri yakıp yıkınca da buraları terk edip gittiklerini bir çırpıda anlattı.
“Değirmeni çalıştıracak adam bulunmadığından ben gidip kapılarını kilitledim, demek kapısı açık gidip kilitleyim.” dedi.
Molla Seyit “Amca, değirmenin kapısını biz açtık, yiyecek bir şey bulamayınca da ceplerimize biraz mısır doldurduk, parasını da değirmenin savağına koyduk. Hadi yolundan alı koymayalım seni, o parayı da sen al, hiç değilse benim param da bir Ermeni’ye nasip olmamış olur.” diyerek adamı yolladılar.
Molla Pehlivan “Demek Amasya’ya yaklaşmışız, ben orada güreş tuttum, iyi bilirim.” diyerek sanki birkaç saatlik yakınlıktaymışçasına hızlı adımlarla ilerlediler.
Yirmi gün yol yürüdüler. Çoğu zaman aç kalıp otlarla açlıklarını giderdiler. Tokat’a geldiklerinde Molla Pehlivan’ın gözleri dolu dolu oldu. Artık evlerine gelmiş sayıyorlardı kendilerini. Çekerek’ten sonra on kişilik ekip bir bir eridi.
Birbirlerine sarılarak helalleşip herkes evlerine yürüdü. Molla Seyit, Dikirli Çürüğün Osman, Kehmalı köyünden Behram Çavuş, bir de İnceçayırlı Kara Salih kalmıştı. Eymir görünmüş, ekip bir kez daha yol ayrımına gelmişlerdi. Çürüğün Osman ile Molla Seyit ikisi bir yürüdü. Behram Çavuş ile Salih Çavuş da köylerinin yolunu tuttu.
Behram Çavuş Kehmalı’nın kehine çıktığında gece yarısıydı.
Cebinden kavalı çıkarıp dertli dertli çalmaya başladı.
Kavalının sesiyle gelişini müjdelemek istiyordu ancak köyün köpeklerinin dışında onu duyan, işiten olmadı. Salih Çavuş’u kavalın sesi iyice yumuşatmıştı. Evden ilk askere gidişini anımsadı. Kucağında şehit düşen arkadaşları bir bir yamacına dikilmişti sanki. Yüreği kanadı.
Behram Çavuş’un kavalının sesine kimseler kulak vermedi. O dönüşünü böyle hayal etmemişti. O kavalını üflediğinde tüm köy halkı kulak verip dinleyecek, sonra da bu bizim Yalama Behram diyecekler, koşup geleceklerdi.
Salih Çavuş “Köyde hayat kalmamış, baksana herkes horul horul uyuyor, gelişimizi de köyün köpekleri haber veriyor.” dedi.
Salih Çavuş kendi aleminden çıkıp Behram Çavuş’u teselli etmeye çalıştı “Behram Çavuş, sen köyüne, yuvana geldin, benim epeyce yolum var, bakalım bizi kim karşılayacak.” diyerek arkadaşının tüm ısrarlarına karşı helallik isteyip vedalaştı.
Ay ışığında yoluna devam edip Ağacın köyünün sırtlarından Taşpınar köyüne geçerken beş atlı ile karşılaştı. Sevinmişti.
Çok yaklaştığı köyüne bunlar beni atlarla götürür, babama müjdeler diye düşündü. Atlılar atlarından inmeden Salih Çavuş’un etrafını çevirdi. Atlılardan gür sesli biri yere yatmasını söyledi.
Salih Çavuş “Silahım yok, İnceçayır köyündenim size bir zararım dokunmaz.” dedi.
Atlılardan biri inip üzerini aradı, sonra da sırtındaki kalın paltoyu çıkarmasını söyledi.
Salih Çavuş’un hevesi kursağında kalmıştı. Bir diğeri üzerindeki tüm elbiselerini çıkarmasını söyledi.
Evine bu kadar yaklaşmışken yaşadıkları kabus gibiydi. “Etmeyin ben bu vaziyette köyüme nasıl giderim. Yirmi yıldır yurdumdan yuvamdan uzağım. Askerden yeni dönüyorum.” diye yalvardı.
Eşkıyalardan biri; “Dua et canını bağışladık.” dedi.
Salih Çavuş’un üzerindeki tüm kıyafetleri almışlar, iç çamaşırını bile bırakmamışlardı. İlkbaharın gece ayazını hissetmiyordu ama yaşadıkları karşısında kanı donmuştu. Susuz bir derenin içinde günün ağarmasını bekledi.
Gün doğduğunda bile tir tir titriyordu.
“Mevsim ilkbahar olduğundan köylü tarla tapan işleriyle uğraşır. Şimdi çevre köylerden birileri belki tarlalarına gelir de bir hal çaresine bakarız.” diye düşündü.
Kimseler gelmemişti. Akşama kadar dere kenarındakiotlarla açlığını gidermeye çalıştı. Hem güneşin batmasını istiyor hem de istemiyordu. Evine bu kadar yaklaşmışken donmaktan korkuyordu.
Hava kararır kararmaz dereden çıktı. Taşpınar köyü arazisinden, Kababel köyünün bağına indi. Oradan da köyünün arazisine varmıştı.
Hotoğlu’nun Argaç mevkiinden inip kendini Cinlitepe’ye zor attı. O bölgedeki arazi üzerinden Sivas yolu geçiyordu. Cinlitepe’yi aştığında hava aydınlanmaya başlamıştı. Taşlık yolu üzerinde babasının bir tarlası vardı, oraya belki çift sürmeye gelirler düşüncesiyle bekledi.