Tam podyumdan inmek üzere merdivenlere yürüyordu ki hakem yanına vardı, kolundan tuttu. Molla Pehlivan hemen geri döndü, zaferini ilan edeceğini zannederek podyumun ortasına doğru yürüdü.
Bu esnada Ermeni tercüman da yanına geldi.
“Pehlivan bekle generalin kızı da seninle güreş tutacak.” dedi.
Pehlivan söylediklerini yanlış anladığını düşünerek; “Anlamadım.” dedi.
Ermeni; “Generalin kızı, üzerine mayo giyinmeye gitti. Seninle güreş tutmak istiyor.” dedi.
Molla Pehlivan, alaycı bir gülümsemeyle; “Biz, Müslüman Türk askeriyiz kadınlarla er meydanında güreş tutmayız.” diyerek imalı laflar etti.
Onlar tercümanla konuşurlarken generalin kızı üzerine giyindiği yarı çıplak mayoyla yamacına dikilivermişti.
Molla düşüncelerini tercümana bir kez daha aktardı; “Ben, kadınla er meydanında güreş tutmam. Bizim inancımıza göre haramdır.” dedi.
O sırada tercüman ile konuşan kızın “Benimle güreşecek, aksi halde yenilmiş sayılır.” dediğini aynen tercüme etti.
Molla, edebi gereği karşısında yarı çıplak duran kadına bakmamak için kafayı yere eğmiş, tercümanın anlattıklarına bıyık altından gülüyordu. Kız, pehlivanı güreşe ikna etmek için sürekli tercümana bir şeyler söylüyor tercüman da pehlivana aktarıyordu.
En son söylediği söz; “Neremden tutarsa tutsun. Her yerim serbest, yeter ki benimle güreşsin.” dedi.
Molla Pehlivan bir çıkar yol bulamayınca tercümana; “Tamam.” dedi.
Tercüman geri çekildi, hakem podyumdaki yerini aldı.
Rus kızı, Molla Pehlivan’ın perdah yapmasını bekliyordu.
Seyit pehlivan, kadının üzerine doğru yürüdü, el ense çekmeye çalışırken göğüslerinden tutup yavaşça yere yatırdı.
Askerlerimiz en başından beri kahkahalarla gülüyorlar, “Pehlivan işini bilir.” diyorlardı.
Molla Pehlivan ardına bile bakmadan merdivenlere yöneldiği bir sırada generalin sesi duyuldu.
Etraftaki subaylardan biri merdivenin başına dikildi, işaretle geriye dönmesini söyledi.
Molla Pehlivan “Generali selamlamadık o da kızdı.” diye aklından geçirdi.
Hemen yaklaşıp generali selamladı. General, tercüman aracılığıyla tebrik ettiğini ve kendisini Kremlin sarayına götüreceğini söyledi.
Molla pehlivan, güreşe çıktığına çıkacağına bin pişman olmuştu. Güreşin bittiğini söyleyip herkesin koğuşlarına gitmesi anons edildi. Askerlerimizin sevinçleri kursaklarında kalmış, bırakın ödüllendirmeyi Molla Seyit Pehlivan ile vedalaşıp helalleşememişlerdi bile. O gün sabaha kadar kimsenin gözüne uyku girmedi. Belki gece getirirler diyerek herkes bekledi.
Sabah olduğunda Molla Pehlivan’ın ranzasına toplanmış kendilerini suçluyorlar “Kendi elimizle Molla Pehlivan’ı kurban ettik.” diyorlardı.
Arkadaşlarından birisi “Hele durun bakalım, bir gece gelmedi diye hemen öldürdünüz pehlivanı, yakında bir yerlerden kokusu çıkar, biraz sabırlı olalım.” dedi.
Herkesi derin bir mahzunluk kaplamıştı. Behram Çavuş, o günden sonra kavalını hiç çıkarmadı. Dış hizmete gidenler de Molla’dan hiçbir haber alamamışlardı. Gün haftayı, hafta ayı takip etti tüm arkadaşları pehlivandan umudunu kesmişti.
Beş aydan fazla süre geçmiş, esaret kampı ölüm sessizliğine bürünmüştü. Her gün en az bir defa duyulan Behram Çavuş’un kavalı da susmuştu. Yalvarıp yakarsalar da Behram Çavuş’a kavalı çaldıramıyorlardı. “O, benim kardeşimdi.” diyor, bir yumuyor on döküyordu.
“Kendi ellerimle teslim ettim koca yiğidi.” diyor, yas tutuyordu.
Bir gün kampın kapısına bayraklı bir otomobil yanaştı.
Nöbetçiler flamayı görür görmez hemen kapıları açtı. İç avluda duran araç tüm askerlerimizin dikkatini çekmiş, herkes meraklı gözlerle arabadan inecek kişiye bakıyordu.
Bu avluya genelde erzak getiren araçlar girerdi. Askerlerimiz böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyorlardı. Şoför indi, arabanın arka kapısını açtı. Arabadan oldukça uzun boylu, babayiğit bir sivil indi. Kafasında Azerbaycan Türklerinin giyindiği siyah kalpak vardı. Herkes pür dikkat gelen kişiye bakıyor, kendince yorumlar yapıyordu. Behram Çavuş, yürüyüşüne dikkat kesilmişti.
“Bu, Molla Pehlivan’ın yürüyüşüne
benziyor.” dedi.
Arkadaşları biraz daha dikkatli bakarak; “Yalama Behram doğru söylüyor bu Molla’nın yürüyüşü.” dediler.
Pehlivan, sırtındaki sakoyu çıkarıp bir kenara attı, ayağındaki Rus potinini de çıkardı, avlu içerisinde öyle bir perdah yaptı ki deme gitsin.
Kamptaki herkes Molla Pehlivan geldi diyerek birbirine sarılıyordu. Molla Seyit’in ayaklarından savrulan çakıl taşları vız diye ses çıkarıyordu. Arkadaşlarının tamamı neredeyse dişlerini kerpeten gibi kullanıp telleri kemiriyorlardı.
Perdahını tamamlayıp sanki güreş yeni bitmişçesine önce onları selamladı sonra da arkadaşlarının yanına koştu. Tel örgünün içine girmeden tüm arkadaşlarının ellerine dokundu, beş ay gecikmeli de olsa onlarla coştu. B
ehram Çavuş’u öyle bir heyecan sarmıştı ki marş çalmasını isteyen arkadaşlarına, “Dudaklarım kurudu, birbirine yapıştı. Öyle kolaysa al sen çal.” diyerek hiç yanından ayırmadığı kavalından da vazgeçti.
Molla Pehlivan, tel örgünün içine girmeye korkuyor, şimdi bunların hepsi birden üzerime çullanırlarsa ben ne yaparım diye düşünüyordu.
Kamp kumandanı generalden aldığı talimatla o gün ve gecesi her türlü eğlenceyi serbest etmişti. Molla Pehlivana da dokunulmamasını emretmişti. Tüm yaşanılan coşkuyu kamp amiri de izledi, kapının ağzına geldiğinde Rus muhafızına işaret ederek kapıyı açmasını söyledi.
Molla, içeri adımını atar atmaz, Behram Çavuş’a sarıldı. Behram Çavuş’un kuruyan dudakları gözlerinden akan yaşlarla ıslanıyor, diliyle dudaklarını ıslatıyordu. Konuşacak takati kalmamıştı. Molla Pehlivan yarım saat omuzlardan indirilmedi. Behram Çavuş, susuzluğunu giderdi, kavalını yeniden eline alıp hiç kesmeksizin bildiği tüm marşları çaldı.
O gece, ertelenmiş zaferin coşkusunu doyasıya yaşadılar. Bazen gülüştüler bazen ağladılar.
Molla Pehlivan eski gücüne kavuşmuş, hatta daha da kilo almış, oldukça heybetli görünüyordu.
Behram Çavuş “Molla sen bizi öldürdün biliyor musun?
Beş aydan beri bu kamp senin yasını tutuyor. Biz de kendimizi senin katilin ilan ettik. Madem hayattasın, neden iki satır yazmazsın? Ya da bir haber uçurmazsın?” diye sitem etti.
Molla Seyit pehlivan, tüm sorulara ayrı ayrı cevap vermek yerine kısa bir konuşma yaptı.
“ Arkadaşlar, hepini benim için endişelendiniz, üzüldünüz. Biliyorsunuz ki ben de sizin gibi esaret altındayım. Bu esaretim sizden ayrıldığım günden itibaren daha ağır şartlarda devam etti. Siz istediğinizde görevli olarak da olsa ayrılabiliyorsunuz. Ben ise iki subay koruması eşliğinde bir otel odasında esaret altındaydım. Beni güreş sonrası Moskova’daki Kremlin sarayına götürdüler ve Rus ordu kumandanına tanıttılar, sonra da dehşetengiz bir otelde misafir ettiler. Tercümanın bana anlattıklarına göre Rus milletine gelecek kuşaklarda benim gibi güçlü ve kişilikli güreşçilere ihtiyaç duyulacağı öngörülerek kendilerinin belirleyip gönderecekleri kadınlarla birlikte olmak zorundaymışım. Ben kesinlikle karşı çıktım fakat Ermeni tercümanın şu sözleri benim ikna olmama sebep oldu.
Tercüman itirazım üzerine şöyle dedi; “Eğer istenilenleri yapmaz isen kesinlikle bir daha ülkene dönemezsin, ikincisi ise siz Türkler hep evlatlarınızla övünmez misiniz? Memleketine döndüğünde burada bile bir tabur oluşturacak kadar evladın olacak, İslam dinine göre esaret altındaki din âliminin ne fetvası geçerlidir, ne de söylediği yalana günah yazılır. Şu an sen tutsaksın, canını kurtarmak için bunları yapmak zorundasın. Müsabaka günü generalin verdiği söz de geçerlidir, on arkadaşınla birlikte serbest bırakılacaksın. Kararı verecek olan da sensin.” diyerek generalin emirlerini ve kendi düşüncelerini de aktardı.
Ben de dedim ki ona; “Peki bir tabur olacak evlattan bahsettin ya bunlar yarın büyür de bize silah çekerse ya da erkek değil de kız doğarsa?” Tercüman “Bunlar asker yetiştirmek için değil, pehlivan yapmak için çocuk istiyorlar. Hem siz Türkler merhametlisiniz, haksız yere kimseye silah değil tokat bile atamazsınız” dedi.
Ben de kabul etmek zorunda kaldım. Yeme içme sıkıntısı yaşamadım. Odama gelen her kadınla ilgilenmek zorunda kaldım, çünkü kadınların odadan ayrıldıklarında bir subaya rapor vereceklerini defalarca anlattılar. Bir kez odama gelen kadın bir daha gelmedi. Şimdi şükürler olsun yanınızdayım.” dedi.
Molla Pehlivan’ın etrafında daire biçiminde toplanan askerlerimiz anlattıklarını hayretler içinde dinlediler, hep bir ağızdan sözleşmişçesine; “Vay namussuzlar vay!” diyerek şaşkınlıklarını dile getirdiler.
Molla Pehlivan “Hep ben anlattım siz dinlediniz, şimdi de Behram Çavuş’un kavalını dinleyelim de kulaklarımdaki kirler silinsin.” diyerek Behram Çavuş’tan Ağ Gelin türküsünü çalmasını istedi.
Behram Çavuş diliyle kuruyan dudaklarını ıslatıp, nefesi yettiğince kavalını üfledi, Molla Pehlivan’ın isteğini yerine getirmeye çalıştı.
Herkes ranzalarına çekilmiş Behram Çavuş, Molla Seyit’in yanında kalmıştı. Molla Seyit güreşe çıkmazdan önce kendisi için fedakarlıkta bulunanlardan sekiz kişi daha belirlemesini istedi.
Bu on kişi de hazırlıklarını yapsınlar, ülkemize döneceğiz inşallah dedi.
Behram Çavuş listenin en başına İnceçayır köyünden Salih Çavuş’u yazmıştı. Açıklama gereği hissetmiş olacak ki, “Bu adam on sekiz yıldan beri evine hiç gitmemiş, eğer bizimle gelmezse buralarda ölüp gidecek, o yaşına aldırmadan güreş gününe kadar orucunu hiç bırakmadı.” dedi.
Molla da; “Salih Çavuş’u ben de düşünüyordum.” dedi ve fikir birliğine vardılar.
On kişi bir arabaya bindirilip uzun yolculuğun ardından bir kayıkçı takasıyla Batum’a, oradan da Karadeniz’e çıktılar. Gece vakti olduğundan nerede olduklarını bile bilmiyorlardı. Üzerlerindeki kıyafetler sırılsıklam olmuş, deniz dalgalandıkça tepelerinden sular aşmıştı. Neredeyse donmak üzereydiler. Kıyıdan uzaklaşıp kayalık bir mevkide ateş yakıp ısındılar, üst başlarını kuruttular. Gün ağarmaya başlarken yola koyuldular. Nerede olduklarını öğrenebilmek için köy, kasaba gibi bir yerleşim yeri aradılar. Hayli yürümüşler, yorulmuşlardı.
Mola verip yanlarına aldıkları azık ile karınlarını doyurdular. Her taraf dağ, tepe, ormandı. Hiçbir yerleşim yerine rastlayamamışlar, nerede olduklarından, hangi yöne gittiklerinden bihaberdiler. Ara ara köpek avlama sesleri geliyor, dağlarda yankılandığı için tam yönünü kestiremiyorlardı.
Dikir köylü Çürüğün Osman “Yahu Molla, sen daha iyi bilirsin ancak hiç bu kadar yüksekte köy olur mu? Biraz aşağılara inelim, hiç değilse akşamın ayazını tepebaşında değil de dulda bir yerlerde geçiririz.” dedi.
Molla, Çürüğün Osman’a ‘enişte’ diye hitap ederdi.
“Yahu enişte, sen çok akıllı adamsın, sözde başımıza bir şey gelmesin diye dağlara tırmandık, şimdi de sığınacak köy arıyoruz.” dedi.
Behram Çavuş “Arkadaşlar, bakın şu keçi yolu. Bu demektir ki buralarda yaylaya çıkan bir köy var. Bu patikayı takip edersek mutlaka bir yere varırız.” dedi.
Keçi yoluna düşüp tepelerden aşağı inmeye başladılar.
Geceyi çalılık bir alanda geçirdiler. Bir ara Behram Çavuş arkadaşlarından uzaklaştı, hacet gördü, sonra da etrafta yanan ışık var mı diye etrafa göz gezdirdi. Tek bir ışık bile görememişti.