Herkes, gelecek kişilerin kim olduğunu merak ediyordu.
Ertesi gün kampa, Rus generali ziyarete geldi. Rus general, her yeri teftiş ettikten sonra tüm esirleri toplayıp tel örgü içerisinde Rusça bir şeyler söyledi. Yanında Türkiye’den giden bir Ermeni tercüman vardı, tercümeyi o yapıyordu.
Kamptan çeşitli şikâyetler aldığını, onun için burada olduğunu söyleyerek ilave etti: “Sizler, bizim misafirimizsiniz, sizin durumunuzda olan Rus askerleri de sizin ülkenizde tutsak, savaş sona erinceye kadar bu böyle devam edecek. Siz misafirlerimizi eğlendirmek için bir güreş müsabakası tertipliyoruz. Biliyorum ki, Türkler güreşi çok severler, eğer içinizde güreş tutmak, müsabakaya katılmak isteyenleriniz var ise el kaldırsınlar.”
Esir kampındaki askerlerimizin gözleri o kalabalıkta kalkacak bir el aradı, kimse ben güreşirim diye el kaldırmamıştı.
Molla Seyit’in arkadaşları; “Seyit Pehlivan bu senin günün, neden el kaldırmıyorsun?” diyerek Molla Seyit Pehlivan’ın  güreşmesini istiyorlardı. 
Molla Pehlivan, arkadaşlarının söylediklerini duymazdan gelip oralı bile olmadı.
Müsabakanın ne zaman yapılacağı konusunda herhangi bir tarih açıklanmamıştı. General kürsüden indi, herkes yerlerine dağıldı. Molla Seyit Pehlivan’ın etrafını saran hemşerileri; “Molla, ne olur el kaldırsan da şu Rus ayılarını yere serseydin, biz de bayram etseydik.” gibisinden serzenişte bulundular. 
Molla Pehlivan “Siz, işin eğlencesindesiniz, yahu ben bu gövdeyi taşımaya takat bulamıyorum, siz güreşten bahsediyorsunuz, verdikleri el kadar ekmek o da ağzıma aldığımda bir avurdumu bile doldurmuyor, siz ise güreşmekten yere sermekten bahsediyorsunuz. Ben daha hiç yenilmemiş bir pehlivanım, bu halimle yenileceğim kesin olduğu halde niye çıkıp da milletimin, sizlerin onurlarını ayaklar altına alayım?” diyerek çıkmamaktaki haklılığını izah etti.
Herkes susmuş, bir daha güreş konusu açılmamıştı.
Ertesi gün kamp sorumlusu subay esirlerimizi tekrar toparlayıp, güreş müsabakasının yapılacağı günü açıkladı. Katılmak isteyen olursa görevli askerlere o güne kadar adlarını yazdırmalarını istedi. Güreş müsabakasının yapılacağı tarihe on günden fazla bir zaman vardı. O akşam güreş mevzusu yeniden açıldı. Bir sürü keşkeler sıralandı. Seyit Pehlivan’ın da içi içini yiyordu ancak kendisini güreşebilecek güçte hissetmiyordu.
Kehmalı köyünden Yalama Behram kavalını cebinden çıkarıp dertli dertli çalmaya başladı. Ağ gelin türküsü kavalın sesiyle daha bir dertli yansımıştı kulaklara. Bütün kamp Yalama Behram’ın kavalıyla inliyor, kimseden çıt bile çıkmıyordu.
Milletin dertlendiğini fark eden Behram usta kavalını usulca cebine soktu Molla Seyit’e dönerek; “Arkadaş, Rus generalinin dediğini duymadın mı? Herkes bildiği işi yapacak, savaş bitene kadar buradayız. Gerçi bu savaşların da biteceği pek yok ya. Baksana önce 93 Rus Harbi, peşinden Balkan, şimdi de Cihan Harbi. Molla, bize umutsuzluk yaraşmıyor. Hepimizin Allah’ın birliğine ve imanın şartlarına inancımız tam. İmanın şartlarından biri de kadere inanmaktır. Yarın güneşin doğacağından ya da doğmayacağından kimin haberi var. Gün ola harman ola! Eğer benim sözümü kesmeden dinlersen sana bir teklifim var. Söyleyeceklerimi herkes dinlesin ve düşünerek kararını açıklasın. Ben derim ki; Molla Pehlivanın güreşmemek için mazereti ney? Yeterince yemek yemediği için kendini güçsüz, kuvvetsiz hissediyor. Bize düşen de Molla Pehlivan’ı daha iyi besleyerek eski gücü olmasa da kendisini güçlü hissetmesini sağlamak.” 
Arkadaşlarından biri “İyi de…” diyecek oldu. 
Behram Çavuş sözünü keserek; “Arkadaşlar, hepimiz nefislerimizi terbiye etmek için oruç tutmuyor muyuz? Güreş müsabakasının yapılacağı tarihe on günden fazla var, biz on gün oruç tutar da sabah ve öğlen istihkakımızı Molla pehlivana verirsek belki o zaman kendisini güçlü hisseder de güreşe çıkar.” diyerek sözlerini tamamladı.
Molla Seyit “Yahu arkadaşlar benim yüzümden niye aç kalasınız? Oruç da Allah rızası için tutulur, birilerinin rızası için değil.” diyerek fetva verdi. 
İnceçayır köyünden Kara Salih, Molla Pehlivan’a çıkışarak; “Biliyoruz ki mollasın, güreşmemek için durmadan bahaneler çıkarıyorsun. Bu millet, senin için her türlü zahmeti göze alıyor, sen ha bire fetva veriyorsun. Sen, kısaca Rus’la güreşmekten korkuyorum desene.” diyerek Molla Seyit’i kışkırtmaya çalıştı.
Salih Çavuş’un bu sözleri pehlivanı ikna etmeye yetmişti ancak bir şartı olduğunu söyledi. Herkesin yüzü gülüyordu.
“Şartını söyle!” dedi, Dikir köylü Çürüğün Osman. 
“Şimdiden kimse gidip benim güreş tutacağımı söylemesin. O gün geldiğinde ben güreşecek gücü kendimde görürsem çıkar güreşirim. Aman ha bunu şuradaki arkadaşların dışında kimse duymayacak, bilmeyecek, eğer duyulursa ben güreşe çıkmam haberiniz olsun.” diyerek sıkı sıkıya tembihledi.
Daha o akşam on iki arkadaşı oruca başlamışlardı. Öğle yemeğinde hep birlikte oturuyorlar, kendi erzaklarını alıp Molla Pehlivan’a veriyorlardı. Arkadaşları oruçlu olduğundan pehlivanın boğazından zor geçiyordu. Bazı arkadaşları da kamptan günlük hizmet için çıkan askerlere çerez, meyve sipariş ediyorlar, paranın üstünü de harçlık edersin diyorlardı.
Osmanlı parası altın ya da gümüş olduğundan her esnaf memnuniyetle kabul ediyordu. Onlar da ceplerine doldurdukları yiyecekleri denetimden zar zor geçirip siparişi sahibine teslim ediyor, o da pehlivana ziyafet çekiyordu.
Aradan altı gün geçmişti. Tüm arkadaşları verdikleri sözleri harfiyen yerine getiriyor, Molla Pehlivan’ın yükü gün be gün artıyordu. Molla Seyit, fırsat buldukça tembelleşen vücudunu idmanla açmaya çalıştı. Arkadaşlarından biri dış hizmete giden askerlerden birine sipariş vereceğini, pehlivana canının istediği bir şey olup olmadığını sordu. 
Pehlivan “Yahu arkadaşlar, benim bir sürü param var, niye söylemiyorsunuz da cebinizdeki üç kuruşu da benim için çar çur ediyorsunuz?” diyerek kuşağındaki keseyi çıkarıp para saydı ve “Eğer getirebilirlerse musmul hayvan eti getirsinler.” dedi.
Akşama dönen asker tüm çarşıyı dolaşmış, alacağı etten emin olamadığından et yerine pastırma almış, kokmaması için de iyice sarıp sarmalamıştı. Kuşağının arasında içeriye sokmayı başardı ve sahibine teslim etti. Et yerine pastırma gelmesine daha da memnun olan asker, hemen soluğu Molla Pehlivan’ın yanında aldı ve “Bak sana ne getirdim.” diyerek çıkını açtı. 
Pastırma kokusu dalga dalga her tarafa yayıldı.
Molla Pehlivan; “Ben onu yemem.” diyerek kestirip attı. 
“Neden?” sorusuna, “O musibet hayvanın etiyle yapılmıştır. Kursağıma haram sokmam.” dedi. 
Herkes Molla Seyit’in ne kadar inatçı olduğunu bildiğinden kimse ısrar etmedi. Pastırma, kokusu daha fazla yayılmaması için çöpe atıldı.
Güreşin yapılacağı gün gelip çatmış, ertesi sabah kampta müsabaka yapılacak olmasına rağmen kamptan hiçbir askerimiz güreşmek isteğinde bulunmamıştı.
Akşamüzeri katman sorumlu Rus subayı yanında tercümanlık yapan Ermeni’yle birlikte esirlerin karşısına çıktı. O konuştu, Ermeni tercüme etti. Ermeni tercümanın anlattıklarına göre yarın yapılacak olan güreş müsabakasına esirlerin içinden kimsenin adını yazdırmamıştı ve eğer bu kamptan güreşecek kimse çıkmaz ise müsabaka başka bir kampta yapılacaktı.
Arkadaşlarının gözleri hemen Molla Seyit’i aradı.
Çıkıp adını yazdırması için herkes yalvardı. Molla, yine oralı olmadı. Tüm arkadaşları onun güreşmesi için oruç tutmuş, her biri ayrı bir fedakârlıkta bulunmuşlardı. Hiçbir arkadaşı neden adını yazdırmadın diye sormadı ancak hepsinin de can sıkıntısı yüzlerinden okunuyordu.
Koğuşa geçtiklerinde Molla Seyit yapayalnız kalmıştı.
Hemen Behram Çavuş’un yanına sokuldu, “Çal bakalım Yalama Behram.” dedi. 
Behram Çavuş başını yavaşça kaldırıp Molla Seyit’in yüzüne baktı. “Ne çalayım?” diye sordu. 
“Cenk havası çal.” der demez tüm arkadaşları Behram Çavuş’un ranzasının etrafına toplandı. Behram Çavuş kavalına rastgele bir iki üfledi hemen peşinden “Ceddin deden neslin baban/ Hep kahraman Türk milleti” diyerek marş üflemeye başladı.
Esir kampında bulunan askerlerimiz kaval sesinden
mehter marşını ilk kez dinliyorlardı. Hep bir ağızdan marşı söylemeye başladılar. Kamp marş sesiyle inliyordu. Marşın yarısında çevredeki muhafızların peş peşine düdükleri çalmaya başladı. Behram Çavuş kavalını usulca cebine koydu, kampa derin bir sessizlik çöktü. 
Molla Seyit arkadaşı Behram Çavuş’a yaklaşıp “Eğer yarın güreşir de yıkarsam o zaman aynı marşı bir kez daha çalar mısın?” deyince Behram Çavuş Molla Pehlivan’a öyle bir sarıldı ki küçücük cüssesiyle koca pehlivanın ayaklarını yerden kesti.
Behram Çavuş sevincini de hüznünü de kavalıyla dile getirir, pek yüzüne yansıtmazdı. 
Onun böylesine sevindiğini gören arkadaşları; “Molla’yı Yalama Behram ikna etmeyi başardı.” dediler.
Molla Seyit, sabaha kadar sayısız defa uyudu uyandı.
Her uyandığında yaratana sığınıp yalvardı. Sabah sayımından sonra kampın yakınında tel örgü içerisinde bulunan boş bir alanda, yerden bir metre yükseklikte tahtadan podyum kurulmaya başlandı. Kamp sireni acı acı çalmaya başlayınca tüm esirler alanda toplandı. Karşılarında bir Rus subayı bir de tercüman vardı. “
Bugün yapılacak güreş müsabakasına katılmak için bu kamptan kimse başvurmamıştır. Eğer güreşmek isteyenler var ise gelsin adlarını yazdırsınlar. Generalimiz müsabakaya bir de ödül vaat etmiştir. Kim güreşir de bizim güreşçimizi yıkarsa güreşçi kendi seçeceği on kişiyle birlikte serbest bırakılacaktır.” der demez Molla Seyit’in etrafında hazır bulunan arkadaşları bu haber karşısında sevinç çığlıkları atarak Molla Pehlivan’ı omuzlarına almışlardı. 
Molla Seyit, hemen gidip Rus subayına adını yazdırdı. 
Ermeni tercümana bakarak elini başına götürdü; “Baş yaz baş.” diye  tembihledi.
Öğle yemeğinde Molla Pehlivan’ın masası yemeklerle dolmuş, arkadaşları “Tek biz aç ölelim, yeter ki sen Rus ayılarını yere ser.” diyorlardı.
Müsabaka saati gelip çatmıştı. Molla uydurma bir kispet ile merdivenden podyuma çıktı. Önce, esaret altındaki kardeşlerini selamladı, sonra da generali. Molla Seyit, oldukça iriydi fakat rakibi besili domuz gibi daha da iriydi. Esaret altındaki askerlerimiz Rus güreşçiyi görünce umutsuzluğa kapılmışlar, keyifleri kaçmıştı. Bunu fark eden Molla Pehlivan peşrev yapıp perdah çekti, ayaklarıyla neredeyse tahtaları sökecekti. Sürekli ayak başparmaklarını sıkıyor, güreşe hazır olduğunu tüm askerlerimize hissettiriyordu.
Rus güreşçi, bir iki kez yaklaşıp kafa kol denediyse de Molla Pehlivan güreşe girmekte acele etmedi. Bu kez Molla Pehlivan rakibinin boynuna sağ kolunu doladı, hafifçe yokladı.
Rus güreşçinin heybeti kadar güçlü olmadığını fark edip kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya başladı. Bir yandan da tedbiri elden bırakmamak için rakibinin oyun denemelerine karşılık veriyordu. Müsabaka başlayalı on dakika kadar geçmiş, birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardı. Molla Pehlivan rakibinin üzerine gitti. Bu kez sol kolunu Rus güreşçinin boynuna doladı, kendine doğru çekip sağ eliyle belinden kavradığı gibi sırt üstü yere vurdu. Tüm askerlerimiz ayağa kalkmış sevinç çığlıkları atıyor, birbirilerine sarılıyorlardı.
Hakem adaletli davranıp tuşu vermişti. Düştüğü gibi kalan Rus güreşçinin ağzından kan geliyordu. Molla Pehlivan sevinç gösterisinde bulunmadı. Rus generalini selamladıktan sonra arkadaşlarına döndü, kollarını havaya kaldırıp dua etti.
Generalin yanında oturan kızı podyuma gelerek hakeme bir şeyler söylemiş, Molla Pehlivan’ın bundan hiç haberi olmamıştı.