Hacı Mehmet Efendi, Zöhre hanımın cesur sözlerinden de cesaret alarak biraz rahatlamıştı. “O kadar da değil.
Elbette kadınlarımızın yapacağı mühim işler de vardır ancak devlet bizden er kişi istiyor. Yaşları ufak olsa da şimdiden askere alıp eğitecek, gerek gördüğünde de cepheye sürecektir.
En başta gözümün kökü, İbrahim’imin oğlu Adil’in adı var.” diyerek listeyi okudu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. 
“Ne zaman gidecekler?” diye sordu birisi. Muhtar, yarın akşama kadar şubeye teslim olmaları gerektiğini, azık koymayı ihmal etmemelerini söyledi.
O gece sabaha kadar kimsenin ışığı sönmedi. Kimi kına yaktı yavrusunun eline, kimi öpüp koklayıp defalarca sarıldı çocuk yaştaki yiğidine. Hem ağlayıp hem de yol azığı hazırladılar. Kınalı yiğitler düğüne gider gibi hazırlanmışlardı.
Yolluk elbiseler giyinilmiş, ayaklarda püsküllü çorap, çarık geçirilmişti. Her biri damat adayıydı sanki. Bir gecede beş yaş büyümüşlerdi adeta. Adil de emsallerinden farksızdı.
Dedesi evlatlarına olan hasretini unutmuş, torunu, ocak umudu, Adil’ine ağlıyordu.
Azizlibağlar köyü bu ayrılığı daha önce yaşamıştı ancak gidenlerin dönmeyişi yüreklerdeki acıyı katmerlemişti.
Tüm köy halkı köy meydanında bir karar aldı. Bu kez evlatlarını köyden yolcu etmek yerine onlarla beraber Yozgat’a kadar birlikte yürüyeceklerdi. Birkaç yaşlı, yürüyemez halde olanlar ve hastaların dışında, kadın, kız, kızan hepsi Yozgat Askerlik Şubesi önüne kadar birlikte yürüdüler. Yozgat, mahşeri günlerden bir yenisini daha yaşıyordu. Tüm köyler, Azizlibağlar köylüleri gibi düşünmüş olacak ki herkes bıyıkları bile terlemeyen yiğitleriyle birlikte gelmişlerdi. Yozgat’ın sokakları at arabasıyla dolmuş, her sokaktan hayvan kişnemeleri ağıt seslerine karışmaya başlamıştı. Şubenin önünde askerler çember oluşturmuş, köy kafilelerine bir asker gönderiliyor, köye gönderilen listeden yoklama yapılıyor, son kez helallik alınarak kuzuların koyunlardan ayrıldığı gibi feryat, figan oluyordu. Adil, dedesinin elini öptü. 
Üzülmemesi için de; “Dede, hem bakarsın babamla aynı birliğe düşeriz, belli mi olur?” dedi. 
Dedesi sımsıkı sarıldı Adil’e, sonra da; “Bak oğlum, ölümü göze almazsan vatanı kurtaramazsın, sakın şeytana uyup da kaçmaya kalkma. Devletimizin şerefi sizin elinizde, şerefimizi daim ettirmek de sizin elinizdedir. Allah gazanızı mübarek etsin, canımız, kanımız toprağa düşsün ancak sancağımız düşmesin.” 
Annesi son bir kez daha sarıldı yavrusuna. Tutamadı, tutunamadı olduğu yere boş bir çuval gibi yığılıverdi.
Teslim olan asker adayları belli bir sayıya ulaştığında bir kumandan görevlendiriliyor, beklemeksizin yola vuruluyor, böylece hem izdiham önlenmiş oluyor hem de olası firarın önüne geçilmiş oluyordu. Adil, akranlarının içine karıştı ve çabucak gözden kayboluverdi. Şubenin etrafındaki herkes gözleriyle yavrularını, kardeşlerini arıyor, büyük bir izdiham yaşanıyordu. 
Şube reisi zaman zaman çıkıp açıklama yapma gereği hissediyor; “Teslim ettiğiniz yavrularınız beklemeksizin yola çıkıyor, burada beklemenizin manası yoktur, köyünüze dönün.” diyerek kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu.
Yozgat’ta toplanan askerin bir kısmı Tokat üzerinden, bir kısmı da Kayseri istikametinden yaya olarak sevk ediliyordu.
Yürüyüş günlerce süreceğinden dayanıklılığı artırmak amacıyla ilk günler boş olarak yürütülüyor, hamlığı çıkınca da sırt çantalarına ağırlık olarak toprak dolduruluyordu.
Talimler genelde nişan ve atış ağırlıklı yapılıyor, pratik bilgilerle düşman karşısında neyi yapıp neyi yapmayacakları anlatılıyordu.
İki ay gibi kısa bir süre sonra düşman karşısında babalarının, amcalarının canları pahasına savundukları mevzileri onlar dolduruyordu.
Adil, askere alındıktan birkaç ay sonra babası Rus cephesinde yaralanarak önce hastaneye kaldırılmış, sonra da harp dışı bırakılmıştı. Hacı Mehmet’in büyük oğlu İbrahim Kafkas cephesindeydi. Harp bütün şiddetiyle devam ediyor, öyle günler oluyordu ki bir hafta içinde mevziler üç beş kez el değiştiriyordu. Rus ordusunu geri çekilmeye zorladıklarında onlardan kalan erzaklar kontrol edildikten sonra askerlerimize ziyafet veriliyordu.
Savaş esnasında vurulan hayvanların derileri yüzülüp çarıkları olmayan ya da yırtılan askerlere birer çift çarık dikilecek ebatta kesiliyor, ölen hayvanların etleriyle de karavana hazırlanıyordu. Çarığı yırtılan askerler tespit ediliyor, liste yapılıyor, o listeye göre çarıklık deri dağıtılıyordu.
İbrahim’e de bir çift çarık yapması için deri vermişlerdi.
Kuru derinin dikimi oldukça zor olduğundan akşamdan suya ya da çamura yatırılır, sabaha kadar yumuşaması için bekletilirdi. İbrahim de deriyi derenin kenarında ıslayıp üzerine bir taş koydu. Daha birkaç metre uzaklaşmadan birileri derilere göz dikmişti. Zaman zaman kumanya sıkıntısı çekildiğinde çoğu asker açlığa tahammül edemiyor, ayaklarındaki çarıkları yiyorlardı. İbrahim hemen geri döndü, derileri bıraktığı yerden aldı.
Askerlerimiz, Rus askerlerinin kumanyasını pek bir sevmişlerdi. Neler yoktu ki? Pastırmadan tutun da kutu konserveye varıncaya kadar her şey vardı. Bir keresinde, içerisi ekmek dolu olan seyyar mutfak vagonunu bile bırakıp kaçmışlar.
İlk günlerde elde ettikleri kumanyada domuz eti vardır düşüncesiyle kimse elini bile sürmüyordu. Kutu konservelerin içinde genellikle barbunya ve balık oluyordu. Pastırma, salam gibi et ürünlerini domuz etinden yapılmıştır diyerek kimse yemiyordu. Kutu konservenin özellikle tercih edilme sebebi içerisine zehirli bir maddenin katılma olasılığının bulunmayışındandı.
Yeni bir taarruz başlamış, Stalingrad’a kadar ilerlemişti askerlerimiz. Yoğun çatışmalar yaşanıyor, düşman göz açtırmıyordu.
İbrahim kedisine bir taşı siper etmiş, düşman askerlerine karşılık veriyordu. Bir ara önündeki taştan bir parçanın çıngı gibi sıçradığını, omuzuna değdiğini hissetti.
Aldırmaksızın ateşe devam etti. Hava kararmaya yüz tutmuştu silahlar sustuğunda. Bir ara bacağına doğru inen bir sıcaklık hissetti. Kendini yokladı ve omuzundan yaralandığını fark edip arkadaşlarına haber verdi. Silah seslerinin susmasını fırsat bilen sıhhiye ve kumandanlar, şehit ve yaralı tespitine çıkmışlardı. İbrahim’i önce en yakın revir çadırına sonra da hastaneye sevk ettiler. Taş çıngısı zannettiği kurşun omuzundan girmiş, uçkur bağından çıkmıştı. Yarası ağır olduğundan deniz yoluyla İstanbul’a sevk edildi.
İstanbul’da bir yıla yakın hastanede tedavi gördü.
Cepheye gidecek durumda değildi. Harp dışı edilerek gazi sayıldı.
İbrahim’in iki eşinden dört de çocuğu vardı. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra köyüne, yuvasına, yavrularına sağ salim kavuştu fakat bir gariplik vardı, kimsenin ağızından çıt çıkmıyordu. İbrahim, bir şeyler olduğunu hissediyor, kardeşinden kötü bir haber mi geldi diyerek kafasından geçiriyordu. Sessizliğe daha fazla tahammülü yoktu. Kendisine üzülmediklerinin farkındaydı. 
Babasına dönerek; “Ne oldu baba, neden susuyorsunuz?” diyerek merakını dile getirdi.
Hacı Mehmet Efendi “Torunum, Adil’im.” dedi.
İbrahim daha da meraklandı; “Ne oldu Adil’e?” diyerek daha bir telaşlandı.
Hacı Mehmet Efendi “Senden sonra o yavrumu da askere aldılar, sen bana ben de devlete emanet ettim yavrumu.” sözleriyle ağıt seslerinin yükselmesi bir oldu. 
İbrahim; “Ya kardeşim Hüseyin, ondan bir haber aldınız mı?” sorusuna yanıt bile alamadı.
İbrahim, ülkenin vahim durumunu İstanbul’da kendi gözleriyle görmüştü. “Bir Yunan kalmıştı ülkemize ayak basmayan o da Haymana’ya kadar gelmişti. Devlet Adil yaşlardaki çocukları askere almayıp da ne yapsın? Cephede her gün binlerce şehit veriyoruz, onların yerini kim dolduracak?” sözleriyle yaşlı babasını teselli etmeye çalıştı. 
Oysa Adil ilk göz ağrısıydı. Evlat hasretini yüreğine gömmüş, teselli edilmesi gerekirken, teselli veriyordu. 
“Ya kardeşim Hüseyin, ondan bir haber var mı?” sorusunu ikinci kez yöneltti. Aldığı cevap olumsuzdu. İbrahim’in “Cenabı Mevlam Ümmeti Muhammed’e yardımcı olsun.” duasına hep birlikte; “Amin” dediler.
İbrahim, her hafta Yozgat askerlik şubesini ziyaret ediyor, hem kardeşinden hem de oğlu Adil’den bir haber almaya çalışıyor, her seferinde eli boş, boynu bükük dönüyordu.
İlk eşi Fadik hanım, oğul hasretine daha fazla dayanamayıp ince hastalığa yakalandı ve öldü.
İzmir’de yükselen zafer çığlıkları tüm ülkeyi sevindirmiş, cepheden dönüşler başlamıştı. Umutla beklediler hem Hüseyin’i hem de Adil’i, gün geçtikçe umutlar yerini umutsuzluğa bıraktı. Her ikisinden de hiçbir haber alamadılar. İki yiğidi kayıp saydılar. Analar, babalar peşlerinden ağıt yaktılar.
İbrahim’in ikinci hanımından da beş çocuğu dünyaya geldi. Kardeşlerinin çocuklarını da kendi çocuğu gibi büyüttü.
En küçük oğlu Hacı Mehmet, babasının adı, 1952 yılında askere alındı. Askerliğini Ankara Dikimevi’nde Asker Emeklilik Şubesi’nde yaptığı esnada hem amcası hem de ağabeyi Adil hakkında araştırmada bulunsa da o yıllarda herhangi bir kayda rastlayamadı. Babasının gazilik madalyası ve maaş bağlanmaya hakkı olduğunu, müracaat etmesi halinde bir hayli de birikmiş parası olduğunu öğrendi. Askerden gelir gelmez babasına bu müjdeyi verdi. O kahraman gazi, evladına öyle bir sitemde bulundu ki söylediğine söyleyeceğine bin pişman oldu. Gazi İbrahim dedenin hafızalara kazınan şu sözünü öykümüze başlık yaptık: “Demek bu dünyadaki varımı yediniz doymadınız da şimdi de benim devletimden maaş almamı mı istiyorsunuz?
O benim ahret azığım, madalyam da omuzumdan giren, kasığımdan çıkan düşman kurşunudur.”
Anlamazsın oğul sen daha toysun
Biz aç kaldık evlatlarımız doysun
Bir evladım şehit ben ise gazi
Nidem madalyayı neyleyim maaşı
Bırak o da bana ahiret azığı olsun