Köy odaları cenk meydanı gibiydi. Yıl geçmiyordu ki harp hâsıl olmasın. Her savaş binlerce haneye ateş düşürüyor, sayısız ocaklar söndürüyor, yüreklerde tarifi imkansız acılar bırakıyordu. Cepheden sağ salim dönenler gazi, dönmeyenler şehit sayılıyordu. Türk milleti bağrından binlerce, yüzbinlerce yeni kahraman çıkarıyor, o kahraman gazilerimiz benlik duygularından arınıp, kendi yaptığı fedakarlığı görev bilip haklı gururu bile kendilerine zül sayıyorlardı. Yozgat’ımızın bir başka yiğidi, Azizlibağları köyünden Gazi İbrahim Güçlü dedemizin hatıralarını birlikte dinleyelim.
Hacı Mehmet Efendi’nin iki oğlu vardı. İki oğlu İbrahim ile Hüseyin’e de seferberlik ilan edildiğinde görev düşmüş, ikisi birden ikinci kez askere alınmıştı. Her ikisi de evli ve çocuk sahibiydiler. İbrahim, Kafkas cephesine sevk edildiğinde otuz beş yaşındaydı. İki oğlunu birden cepheye gönderen Hacı Mehmet Efendi, medresede okumuş, bir kez de develerle hacca gitmiş, çevresinde ve Yozgat’ta sayılan sevilen, oldukça hanedar biriydi. Köye gelen misafirler Hacı Mehmet Efendi’nin odasında konaklardı. Her akşam odanın ışığı yanar, ihtiyarlar toplanıp kimi zaman İslamiyet’ten, kimi zaman da memleket meselelerinden konuşurlardı.
Son zamanların değişmez konusu harpti. Küçücük bir köyden onlarca yiğit gitmiş, hiçbirinden haber alınamıyordu.
Hacı Mehmet Efendi arada bir çevre köylerdeki din âlimlerini köye davet ediyor, cephedeki yiğitlerin ailelerinin yürek yangınlarına verdikleri va’z u nasihatlerle su serpiyordu. Hacı Mehmet Efendi’nin tek tesellisi torunu Yahya idi. On üç yaşında olmasına rağmen koca evin işlerini çekip çeviriyor, ihtiyar dedesine babasının ve amcasının yokluğunu hissettirmemek için elinden geldiğince çaba sarf ediyordu. Babası ve amcası gideli iki sene olmuş, ikisinden de haber alamamıştı.
İki evin çift çubuk işleri çocuk yaştaki Yahya’nın omuzlarına binmişti.
Bir yaz mevsimi daha gelip çatmış, köydeki herkes gece gündüz demeden kimi tarlada ekin biçiyor kimi harmanda düven sürüyordu. Hacı Mehmet torununa yardım edemese de gölgesini üzerinden eksik etmiyordu.
Bir gün akşamüzeri köy muhtarı Hacı Mehmet Efendi’yi köy odasında ziyaret edip hal hatır sordu.
Mehmet Efendi “Muhtar iş güç zamanı benim hatırımı sormaya gelmediğini biliyorum, çıkar hele şu ağzındaki baklayı.” deyip muhtarın ağzından laf almaya çalıştı.
Mehmet Efendi’nin ilk aklına gelen cepheye gönderdiği iki oğlu ile ilgili mühim bir haberin olduğuydu.
Muhtar “Hacı baba bugün vilayetten iki asker geldi, yeni bir zarf getirdiler.” der demez Mehmet Efendi hiddetlendi; “Yahu eveleyip geveleme, ne zarfı, ne haberi, neyse çıkar ver şunu.” dedi.
Muhtar, söze yanlış başladığını fark edip, ceketinin iç cebindeki sarı zarfı çıkarıp Hacı Mehmet dedeye uzattı. Hacı Mehmet Efendi önce bir besmele çekip, zarfın içindeki kağıdı itinayla çıkarıp sessizce okumaya başladı.
Yozgat Askerlik Şubesi’nden gelen yeni bir emirde çocuk yaştaki erkekleri askere çağırıyorlardı. İlişikteki kâğıtta da askere çağırılan kişilerin isimleri sıralanmıştı. Mehmet Efendi sessizce okudu Allah Allah diyerek hayretini, şaşkınlığını ifade etti.
Muhtara bir kez daha gürledi: “Sen hangi kötü haberden bahsediyorsun, bundan daha kötü haber mi olur? Yeni bir seferberlik diyor, bu ne demek bilmez misin?” Muhtar kafasını önüne eğdi, ağzını bir daha açmadı.
Mehmet Efendi; “Git bekçiye söyle, her haneden evinde sözü geçen kişiyi odaya davet etsin. Yoksa sabaha kimseyi bulamazsın, o zaman da görevi savsaklamaktan kurşuna dizerler adamı.” diyerek işin vahametini anlatmaya çalıştı.
Çok geçmeden köylüler bir bir odaya geldiler. Köy odasına gelenlerin çoğu kadındı. Kadınlar sofada birikmişler, ayakta duracak yer bile kalmamıştı. Gelen erkeklerin tamamının yaşları ellinin üzerinde, bir iki kişi de harp dışı kalmış, çürüğe ayrılmış, kişilerdi. İçeriye giren en son erkek odadaki kişilere bir göz gezdirdikten sonra; “Hacı Mehmet emmi odanın girişi kadınlarla dolu, onların ne işi var?” dedi.
Hacı Mehmet “Densizlik etme! Evinde erkeği vardı da karılarını mı saldılar?” diyerek azarladı.
Adamcağız ağzını açtığına açacağına bin pişman olmuştu. Kapı ağzına her an kaçacakmış gibi emanetçe oturdu. Hacı Mehmet Efendi adamın oturuş şeklinden rahatsız olmuştu, biraz önceki sert çıkışını yumuşatmak için “Oğlum, Rıza, sofadaki hanımlara seslen içeri gelsinler. Onların kimi asker hanımı, kimi asker anası, onlar, bizim namusumuz, bacımız, kızımızdır.” diyerek Rıza’nın gönlünü aldı.
Kadınlar odaya ilk kez giriyorlardı. Erkekler bir tarafta, kadınlar diğer tarafta oturdular. İçlerinde yeni evli gelinler bile vardı. Çiçeği burnunda taze gelin, kapı ağzında ayakta bekliyordu.
Hacı Mehmet Efendi’nin; “Sana yer kalmadı mı kızım, neden oturmuyorsun?” sorusuna, gelin hanımdan önce akrabaları cevap verdi: “Taze gelinler saygı gereği bir erkeğin yanında sesli olarak konuşmazlar, gelinlik ederler.”
Hacı Mehmet, oldukça duygulanmış, yüreği kaynamıştı. Konuşmak istiyordu fakat sesinin titremesinden odadaki ahalinin de kendisine katılmasından korkuyordu. Bir süre sustu. Kimsenin ağzından çıt çıkmıyordu.
Hacı Mehmet Efendi derin bir nefes alıp “Yarabbi ya sabır.” dedi. Besmele çekerek söze başladı: “Komşular, şu iş güç vakti sizi odamızda misafir etmemizin sebebini anlatayım. Hepinizce de malum olduğu üzere devletimiz tüm dünya devletlerine karşı savaş veriyor. Devletsiz millet olmaz, askersiz de devlet olmaz. Biliyorum sizin de benden farkınız yok; kiminizin kocası, kiminizin evlatları cephede düşmanlarımızla harp ediyor. Bugün, Yozgat Askerlik Şubesi’nden köy muhtarına bir zarf tebliğ edilmiş. Beceriksiz muhtar da gelen emri bana havale etti. Yavrularım, cepheye iki evlat da ben gönderdim. Dalım, kolum uzun olmasına rağmen gittikleri günden beri bir haber alamadım. Gidenler yetmemiş olacak ki, yeni gelen yazıda bizden yeni asker istiyorlar.” dedi.
Odada birden bire bir uğultu yükseldi. Kim ne konuşuyor, ne diyor hiçbir şey anlaşılmıyor, kadınların bir kısmı sessizce ağlıyor, gözyaşları yüzlerindeki tülbentte yok oluyordu.
Hacı Mehmet Efendi sözünü tamamlamış ancak listedeki isimleri okumaya fırsat bulamamıştı. Uğultu yükselerek devam ediyordu.
Yaşlı bir kadın, ilk kez girdiği köy odasında edep erkan dinlememiş ve sesini yükselterek; “Herkes sussun bakalım, Hacı Mehmet ağabeyim müsaade buyurursa benim de diyeceklerim var.” dedi.
Herkes sustu. Hacı Mehmet Efendi “Buyur Zöhre kadın, ne diyeceksen de.” diyerek müsaade verdi.
Zöhre Hanım “Biz buraya ağlamaya, sızlanmaya gelmedik. Benim de üç oğlum düşmanla harp ediyor. Diyeceğim o ki can gitti cancağzımız kaldı. Duymuyor musunuz Boğazlıyan’da Ermenilerin yaptığı çirkeflikleri? Gavur esaretinde yaşamaktansa gider namusumla vatanımı savunarak ölürüm. Hacı Mehmet sen Yozgat’a gittiğinde şubeye bir sor, kadınları askere alıyorlar mı? Eğer alıyorlarsa listenin başına beni yaz. Oturup burada gidenlerin ardından ağıt yakmaktansa, giderim cepheye destan yazarım.” diyerek sözlerini tamamladı.