İnceçayır köyünden Davutoğullarından Ahmet Ağa’nın üç oğlu vardı. Hasan Hüseyin, Ali Osman ve Halil İbrahim. Hepsi de oldukça yiğit delikanlılardı. Ortanca oğlu Ali Osman ise daha da yiğitti. Çocuk yaşta güreşe merak salmış, onun bu merakı babası Ahmet Ağa’nın da çok hoşuna gitmişti. Ahmet Ağa hanesi açık, bonkörlüğüyle bilinen biriydi, odası hiç boş kalmazdı. Allah ne verdiyse misafirinin önüne koyar, kimseyi boş göndermezdi.
Bir gün oğullarını başına toplayıp odada baş başa akşam yemek yiyeceklerdi. Birden kapı açıldı ve içeriye sersefil bir ihtiyar girdi. Sofra başında oturan Ahmet Ağa ve oğulları ayağa kalkıp önce hoş geldin dediler, sonra da kurulu sofraya buyur ettiler.
İhtiyar; “Dışarıda bir hayvanım var, o benden de aç.”
diyerek kendisine yapılan ikramın hayvanına da yapılmasını ima etti. Halil İbrahim ailenin en küçüğü olarak dışarıya çıktı ve hayvanı atlığa çekip önüne yem verdikten sonra sofraya geri döndü. Tencere dibinde kalan yemeği sünnetleyerek sofrayı toparladı.
Ahmet Ağa misafiriyle tanıştı, kısa bir süre konuştu.
Adamcağızın gözlerinden uyku akıyordu. Hemen yatağını hazırlatıp Allah rahatlık versin diyerek hanesine çekildi.
Ahmet Ağa sabah erkenden misafirin kahvaltısını hazırlatıp kendi elleriyle odanın yolunu tuttu. Odaya vardığında yatağın toplanmış olduğunu gördü. Misafir ortada yoktu.
Belki ayakyoluna gitmiştir diye düşünerek bekledi. Ocağın külünde köz aradı, üzerine çalı çırpı attı, ateşin tutuşmasını bekledi. Ocak tutuşunca da çorba soğumasın diye közün üzerine koydu.
Ahmet Ağa odaya geleli bir saatten fazla olduğu halde misafir gelmemişti. Hemen odanın atlığına yürüdü. Atlıkta hayvan da yoktu. Şaşırmıştı. Oğlu Ali Osman da odaya gelmişti.
Çorbayı odada bırakıp babasıyla birlikte eve döndüler.
O akşam üç oğlunu da yanına alarak odaya götürdü.
Dün akşam gelen misafiri konuştuktan sonra oda içerisindeki dolabın kapağını açıp ne kadar kaşık var ise hepsini yanan ocağa attı.
Üç oğlu da şaşkın gözlerle babasına bakıyor, sağlam şimşirden yapılmış kaşıkları yanan ocağa neden attığını merak ediyorlardı.
Ahmet Ağa oğullarını ocak başına çekip, gelin buraya, seyredin birazdan olacakları deyince gözlerini ocağa çevirdiler.
Ocağın alevleri şerbetliği yalıyordu. Kaşıklar tutuştu.
Ocaktaki alev geçmiş, sadece köz kalmıştı.
Közün içinde beş kaşık onca ateşe rağmen yanmamıştı.
Ahmet Ağa olanca köze aldırmadan yanmayan kaşıkları besmele çekip elleriyle tek tek topladı. Her birini bir oğluna uzattı. Ellerinin yanacağı korkusuyla biraz çekindiler. Ahmet Ağa “Korkmayın yanmazsınız” diyerek ellerine tutuşturdu.
Kaşıklar onca ateşin içinde ısınmamıştı bile. “Diğer kaşıklar yandı da bunlar neden hiç ısınmadı biliyor musunuz?” diye sordu. Evlatları olan bitene bir mana verememişlerdi. “Oturun şuraya da anlatayım. Bu odaya gelen her misafir tanrı misafiridir. Kimin ne olduğunu ancak Allah bilir, her gelen misafiri Hızır aleyhisselam olarak göreceksiniz, gerektiği gibi hizmette bulunacaksınız. Sizin adlarınız siz daha doğmadan kapımıza gelen bir misafir tarafından konulmuştu...” dedi ve ekledi: “Ben bu ocağı babamdan aldığım günden beri tüttürtüyorum.
O günden beri bu odaya beş kez Hızır aleyhisselam gelmiş ve bu hanede yemek yemiş, onun içindir ki bu kaşıklar yanmadı. Nasıl ki hazreti İbrahim aleyhisselamı ateş yakmadıysa bunları da yakmadı. Gün gelecek bu emaneti sizler şereflendireceksiniz, sakın ha kimseyi boş çevirmeyin, gururlanın fakat kibirlenmeyin!” diye tembihledi.
O oğullarıyla gurur duyardı. Ali Osman güreşte iyiden iyiye kendini göstermeye başlamış Kababel köyünden Kayıkçı Pehlivan’ı, o çevrede nam salan Yarık Hasan’ı yenmeyi başarmıştı. Oğlu Hasan Hüseyin evliydi. Ali Osman’ı da köyün içinden Adil Ağa’nın kızı Sıdıka ile evlendirdi. Ali Osman evlendikten sonra güreşmedi. Bir kızı dünyaya gelmiş adını da Fadime koymuştu. 1914 yılının temmuz ayında Mantarlık mevkiinde üç kardeş ekin biçiyor, hanımları deste yapıp yığın yığıyordu. İki atlının geldiğini fark edince hanımlarına işaret verdiler, kadınlar kağnının gölgesine çekildiler.
Gelenler süvariydi. At sırtından inmeden hoş beş edip derhal Yozgat askerlik şubesine gitmelerini söylediler. Hasan Hüseyin; “Kumandan beyi tarlada kadın bırakılır da Yozgat’’a gidilir mi hiç?” diyerek bir saat müsaade istedi. Kumandan “Sen ne diyorsun hemşerim? Köy dediğin neresi, daha orada görünüyor Vatan elden gidiyor vatan!” dedi.
“Kadınlar köye gider, siz buradan doğru Yozgat’a gidin ve askerlik şubesine varın!!” diyerek ayrıldılar. Üç kardeş, iki gelin ne yapacaklarını, nasıl edeceklerini şaşırmışlardı. Kumandanın sözleri kulaklarında çınlıyordu. “Vatan elden gidiyor vatan!” Sıdıka gelin eşine sordu, “Vatan neresi herif?” Ali Osman; “Ayağımızın bastığı her yer vatan.” diyerek savuşturdu eşinin sorusunu.
Ellerindeki tırpanları ve diğer malzemeleri kağnıya yükleyip köyün yolunu tuttular. Ali Osman’ın eşi Sıdıka ağlıyordu. Annesinin ağladığını fark eden kızı Fadime de ağlamaya başlamış, ağıt sesleri kağnı gıcırtısını bile bastırmıştı.
Harman belini aşıp köye yaklaştıklarında her evden ağıt sesleri duyuluyordu.
Bir gün evvel akşam namazında dağıtılan zarflardan herkes haberdardı ancak her şeyin bu kadar çabuk olup biteceğini düşünmemişlerdi bile.
Ahmet Ağa’nın üç oğlu da babalarının ellerini öpüp helallik aldılar. Ali Osman’ın kızı babasının dizlerine sarılmış hem ağlıyor hem “Gitme baba!” diye yalvarıyordu. Annesi Sıdıka zar zor bıraktırmış başka odaya götürmüştü kızını.
Askerlik şubesine vardıklarında ikindi vaktiydi. Abdullah’ın Bostan denilen yer bile insanlarla dolmuş, şubenin önü panayır yerine dönmüştü. Sıra onlara geldiğinde “Hasan Hüseyin hanginiz?” diye sordu komutan. En büyükleri “Benim.” dedi. “Sen köyüne dönebilirsin, siz de şuradaki kafileye katılın” dedikten sonra kardeşler ağabeylerinden ayrıldılar.
Çorum üzerinden Samsun’a kadar dört gün yaya yürüdüler.
Samsun’dan bir gemiye bindirilip İstanbul’a getirildiler.
Bir ay kadar Kâğıthane semtinde silahlı eğitim gördükten sonra Çanakkale’ye sevk edildiler. İki kardeş Çanakkale’de ayrılmak zorunda kalmışlardı.
Ali Osman’ı topçu birliğine seçmişlerdi. Halil İbrahim de köylüsü Feyzullah ile beraber aynı bölüğe düşmüştü. Halil İbrahim’in bölüğü Arıburnu bölgesine konuşlanmıştı. Her an düşman çıkarma yapar düşüncesiyle mevziler kazılıyor, süngüler bileniyordu. Bir yıldan fazla Feyzullah Çavuş’un nezaretinde Arıburnu civarında savaştılar. Feyzullah Çavuş gözünü budaktan esirgemiyor, yedindeki askerine örnek olmaya çalışıyordu.
Bir gün düşman taarruza geçmiş, yağmur gibi mermi yağdırıyordu. Feyzullah Çavuş ile aynı mevzideki Halil İbrahim onlarca şehit vermelerine rağmen direndiler ve geri çekilmediler.
Her seferinde tarlaya gelip askerlik celbini getiren kumandanın sözleri kulaklarında çınlıyor, etrafındaki arkadaşlarını gayrete getirmek için o sözü haykırıyordu: “Vatan elden gidiyor, direnin!”
Akşamüzeri Feyzullah Çavuş tam hücuma kalkacakları sırada karnından ve kafasından aldığı kurşunlarla mevzide yığılıp kaldı.
Halil İbrahim ne yapacağını şaşırmıştı. Mevzide ancak on on beş asker kalmıştı. Onlar da hem kendi siperinden ateş ediyor hem de şehit olan yara alan kardeşlerinin siperlerini dolu göstermek maksadıyla yetişmeye çalışıyorlardı. Halil İbrahim de Feyzullah Çavuş’un siperini almıştı.
Akşamın geç saatlerinde bile devam eden savaş gece yarısında sona erdi. Halil İbrahim yerde yatan Feyzullah Çavuş’u kontrol etmeye ancak fırsat bulabilmişti. Elini Feyzullah Çavuş’un boynuna attı, bedeni buz gibi olmuş, kafasından aldığı kurşun yarası tüm bedenini kana bulamıştı.
Olduğu yerde uzatıp üstünü başını kontrol etti. Cebinde hiçbir şey yoktu.
Sıhhiyeler geldiğinde Feyzullah Çavuş’un cansız bedenini onlara teslim etti.
Sabah olduğunda düşman zayiatı da çok olduğundan olsa gerek yeni bir taarruza geçmediler. Yağan yağmur toprağa akan kanı yıkamak istercesine şiddetini artırıyor, tüm derelerden su yerine kan akıyordu. Neredeyse toprak kızıla dönmüştü.
Ağabeyi Ali Osman geldi aklına, inşallah o hayattadır diyerek dua etti.
Bir avuç yer olduğu halde ağabeyi Ali Osman’a rastlayamamış, hiçbir haber de alamamıştı.
Ali Osman sekiz ay boyunca düşman mevzilerine top mermisi fırlatmış, yeri geldiğinde tek başına top arabasını sürükleyip mevzi almaya çalışmıştı. Düşman topçuları tüm mevzileri toplarla dövdüğü bir sırada yakınında patlayan bir top mermisi Ali Osman’ı ağır yaralamıştı. Vücudunun her yeri şarapnel parçalarına siper olmuştu sanki. Ağır yaralı olarak kaldırıldığı sahra hastanesinden gemi ile Samsun’a gönderildi.
Samsun’daki hastanede yedi ay bilinçsiz vaziyette yattı. Biraz kendine geldiğinde doktoruna “Beni memleketime yollayın, burada boşuna yatak işgal etmeyeyim” diye yalvarmalarının ardından taburcu edildi.
Samsun askerlik şubesi bu hattı sürekli açık tutuyor, bir yandan bu yol üzerinden hem Karadeniz’e hem de Çanakkale’ye sevkiyat yapıyordu. Bu nedenle at arabaları ve kağnı gidiş gelişi hiç eksik olmuyordu. Hastanede görevli bir doktor Samsun askerlik şubesiyle görüşmüş Yozgat’a giden boş bir araba ayarlamalarını istemişti. Dört gün sonra araba hazırlandığı bildirildi. Hastanede yatak sıkıntısı çekiliyordu. Doktor arabayı şubeden alıp evin önüne getirmiş, minderlerden arabanın içine yatak yapmıştı. Çanakkale gazisi Ali Osman Çavuş’u kendi elleriyle arabaya yatırdı. Allah yolunuzu açık etsin diyerek uğurladı. Arabacıyla da konuşmuş, mümkün olduğunca yavaş gitmesini söylemişti. Samsun’dan Ağacın köyüne kadar beş günde gelebilmişlerdi. Arabacı doktorun söylediklerini dikkate almış, Ali Osman’ı sağ salim Külhüyük köyüne kadar getirmişti. Bu köyü geçerken sancıları başlamış ağacın köyüne kadar ancak sabredebilmişti. Ağacın köyüne bir hısımının evine çektirdi arabayı. Evin sahibinin oğlu da askerdeydi. Arabada yatan yiğidi gören ev sahibinin yüreği ağzına gelmişti. Yüzüne baktı, oğlu olmadığını fark etti fakat Ali Osman pehlivanı tanıyamamıştı. Ali Osman’ın konuşmaya mecali kalmamıştı. Nefesi yettiği kadar adını ve köyünü söyleyebildi. Arabacı, hastanın kendisini yormamasını söyleyerek, durumu izah etti.