Haydar Çavuş, kim olduğunu söylememekle doğru bir iş yaptığını düşünerek kendini gizlemeye devam etti. Köylü, Haydar Çavuş’tan beklediği cevabı alamayınca bir süre suskun kaldı ve devam etti; “Bu kadının kocası askere gittiğinde üzeri yüklüymüş. Kocası asker olduktan yedi ay sonra bir oğlu dünyaya geldi, adını da Nuretin koydular.” diyerek sözlerini tamamladı. Haydar Çavuş önce korkmuş, bir oğlu olduğunu duyunca da yeniden cana gelmiş, hiçbir ağrı, sızısı kalmamıştı. Sekiz yıl sonra bir oğlu daha olduğunu öğrenen kahraman gazinin keyfi yerine gelmişti.
Yağan tipiye aldırmadan tekrar eşeğine bindi, beş on adım uzaklaştıktan sonra da; “Ben Haydar Çavuşum, hadi sana eyvallah.” diyerek akşam karanlığı çökmek üzereyken köyünden ayrıldı.
Sekiz yıldır hiç böyle güzel bir haber almamıştı. Vuslata bir adım kalmıştı. Birkaç saat sonra hiç görmediği oğluna kavuşacak, yıllardır hasret kaldığı yavrularını bağrına basacaktı.
Sevincinden türkü söylüyor, artık üşümüyordu bile.
“Demek bir oğlum var, eğer yaşıyorsa şimdi yedi yaşında olması lazım.” diye derin düşüncelerle yoluna devam etti.
Yatsı ezanına yakın Kadıgüllü köyüne vardı. Köyün tüm köpekleri sözleşmişçesine koro halinde havlıyordu ve hepsi birden Haydar Çavuş’un gelişini tüm köye duyurmak ister gibiydiler.
Tipi dinmiş, ay ışığı her tarafı gündüz gibi aydınlatmıştı.
Kayınbabasının evinin önüne geldiğinde idare lambasının ışığı pencereden görünüyordu. Eşekten inerek çatal kapıya elindeki sopayla birkaç kez vurdu. Pencere önünde oturan yaşlı adam pencerenin kanadını açarak; “Kimdir o?” diye ses verdi.
Haydar Çavuş, derince bir nefes aldı, daha gür bir sesle; “Benim baba, güveyin Haydar.” dedi.
Kayın babası Hüseyin Ağa, ilerlemiş yaşına rağmen on beşlik bir delikanlı gibi yerinden fırladı ve kapı önüne çıktı. Duyduklarından emin olmak için yeniden sorma ihtiyacı hissetti. “Sen kimsin?” diye bir kez daha sordu.
“Benim, ben güveyin Haydar, aç kapıyı.” diye sabırsızlığını dile getirdi.
Kayınbabası, sesini alamamış, kapıyı açıp açmamakta biraz tereddütte kalmıştı.
Bir kez daha; “Haydar, oğlum, sen misin?” diyerek yineledi.
“Baba, benim, korkma aç kapıyı, soğuktan dondum.” dedi.
Evde bulunan herkes çoktan yatmıştı. İhtiyar babalarının sesiyle yataklarından doğruldular. Gecenin bir yarısında gelen kişinin kim olduğunu merak edip birbirine soruyorlar, yataklarından kalkmaya tereddüt ediyorlardı. Son zamanlarda anlatılan Ermeni çeteler ve eşkıya baskınları onların da gözlerini korkutmuştu. Bir yandan korku bir yandan merak içindeydiler. Gelinlerden biri biraz daha cesaretli davranarak kalkmış, üzerine geçirdiği entarisiyle kapı aralığından gelen kişiyi anlamaya çalışıyordu. Onu, bu kadar cesaretli yapan, gelenin askerdeki kocası olma ihtimaliydi. Kayınbabası; “Gel oğlum, şu odaya girelim burada hem soba yanıyor hem de diğer odalarda çoluk çocuk uyuyor, sabah ola hayır ola.” dedi.
Kapı aralığından dinleyen gelin, gelen kişiyi bir türlü çözememiş, merakını gidermek için de kayınbabasına; “Baba, ben uyumadım misafire hazırlık yapayım mı?” diye sordu.
Yaşlı adam “Gel kızım gel, görümceni de çağır.” derken gelen kişinin mahrem biri olmadığının da haberini verisyordu sanki. Yatağından fırlayan Nazife hanım alelacele üzerine geçirdiği entarisiyle soluğu babasının oturduğu odada aldı. İçeriye girdiğinde saçları ağarmış, bitkin bir adamın soba başında ısınmaya çalıştığını gördü.
Nazife’nin babası; “Kızım, bak bakıyım bu adamı tanıya bildin mi?” dedi.
Babasının destur vermesi üzerine Haydar Çavuş ile göz göze geldiklerinde Nazife hanımın dizlerinin bağı çözülmüştü.
Sadece; “Haydar” diyebildi.
Haydar Çavuş, sekiz yıldır görmediği hanımıyla göz göze geldiğinde ilk evlendikleri günü hatırladı. Aradan geçen yılların yalnızca kendisinden değil hanımından da çok şey alıp götürdüğünü fark etti. Çok çile çekmişler, acı dolu yıllar yaşamışlardı. Nazife, babasının yanında eşine sarılmak istiyor, gözlerini gözlerinden ayıramıyordu.
Haydar Çavuş, bitkin bir halde gün vurdukça eriyen kardan adam gibi eşinin hasret dolu bakışları karşısında eriyordu sanki.
Hüseyin Ağa gelinlerine seslenerek yemek hazırlamalarını söyledi.
Haydar Çavuş’un karnı açtı fakat gönül gözü yarı yarıya doymuş, varlığını bile birkaç saat önce öğrendiği oğlunu merak ediyordu. Eşi Nazife ise kocası cepheye gittikten sonra dünyaya gelen bir oğlu olduğunu nasıl söyleyeceğini düşünüyor; “Ya bana inanmaz, bu çocuk da neyin nesi! derse, işte o zaman ben ne yaparım? Allah’ım sen bana yardım et.” diyerek sessizce dua ediyordu.
Kayınpederi de kızının gözlerindeki endişeyi fark etmişti. İlk fırsatta damadına kendisi askere gittikten yedi ay sonra bir oğlu dünyaya geldiğini, şimdi ise oğlunun yedi yaşına geldiğini anlatmayı tasarlıyor, fakat söze nereden gireceğini bir türlü bulamıyordu.
Ortalık bir süre sessizliğe büründü. Bu sessizlik Haydar Çavuş’un hiç hoşuna gitmedi.
Bir oğlu dünyaya geldiğini öğrendiğinde her ne kadar sevinmiş olsa da kör şeytan kulağına bir şeyler fısıldamış, Haydar Çavuş’un zihninde sorular oluşmaya başlamıştı.
“Acaba?” Kör şeytan bu sessizliği fırsat bilerek Haydar Çavuş’un zihnine girmeyi başarıyor, sevincini kursağında koyarak mateme dönüştürmeye çalışıyordu. Haydar Çavuş, hemen toparlandı, içinden bir besmele çekerek şeytanı def etmeyi başardı ve “Hani oğlum nerede?” diye sordu.
İdare lambası birden ışık vermiş, karanlık geceyi aydınlatmıştı sanki.
Tüm yüzler gülmeye başlamış, yaşlı kayınbabası, damadının yanına biraz daha sokulmuş “Demek, bir oğlun olduğunu biliyordun.” diyor, gözyaşlarına mani olamıyordu.
Nazife hanım, derhal çocuğun yattığı odaya koştu, yavrusunu uyandırmaya çalıştı. “Kalk yiğidim kalk, baban geldi, kadersiz yavrum.” derken sevinç gözyaşlarına hakim olamadı.
Çocuk, duyduklarını bir rüya sanıyor; “Sen congulussun, ben sana inanmam, bana ninem seni anlattı, beni alıp dağa götüreceksin.” diye mırıldandı. Annesinin gözlerinden akan yaşlardan birkaç damla Nurettin’in yüzüne düşmüş gözlerini açmasına sebep olmuştu.
Pencereden sızan ay ışığının annesinin yüzünde parıldadığını fark etti. “Anne congulus geldi, beni babamın geldiğini söyleyerek kandırmaya çalışıyordu, ben de inanmadım.” dedi.
Annesi; “Hadi kalk yiğidim, o congulus değil ben idim, sahiden baban geldi, şimdi dedenin yanında seni bekliyor.” dedi.
Delikanlı üzerindeki yorganı attığı gibi ayağa fırladı, annesinin üzerine bir şeyler giydirmesine bile fırsat vermeden dedesinin ve hiç görmediği babasının oturduğu odaya daldı. Kapıdan girer girmez eşiğin ağzında durdu, dedesinin yanında oturan adama dikkatlice baktı. Uykulu gözlerine bir de utangaç tavır eklenmişti. Haydar Çavuş, hasret dolu bakışlarıyla ilk kez gördüğü oğluna sarılmak için sabırsızlanıyor, bir yandan da çocuğu ürkütmemek için olayları kendi akışına bırakmak istiyordu. Dedesi, ihtiyar yaşına aldırmadan kalktı, torununun elinden tutarak babasının dizinin dibine oturttu.
"Bak oğlum, bu senin baban. Hani bana devamlı sorardın ya, dede benim babam niye gelmiyor diye, bak işte geldi.” diyerek torunu Nurettin’i babasına yakınlaştırmaya çalıştı.
Babası, başındaki fesi çıkartıp; “Şunu başına bir giysen kocaman delikanlı olmuşsun.” dedi ve fesi oğlunun başına taktı.
Nurettin, hiç konuşmuyor gözleriyle sürekli babasını süzüyordu. Haydar Çavuş, oğlunu kucağına almaya yeltendi fakat gücü yetmedi. Her yanı kurşun, süngü, şarapnel yarasıydı. Karnından aldığı kurşun yarası hala açıktı, seneler geçmesine rağmen bir türlü kapanmamış, günlerdir süren
yolculuk yarayı daha da azdırmıştı sanki. Vücuduna isabet eden mermi ve şarapnel parçalarının birçoğu çıkarılamamıştı, her kımıldadığında bir yerleri sızlıyordu. Yanı başına oturttuğu biricik oğlunun saçlarını okşuyor, arada bir eğilerek öpmeye çalışsa da çektiği ıstıraplar yavrusunu koklamasına mani oluyordu.
Haydar Çavuş; “Hani benim kızlarım nerede, yoksa onları unuttuğumu mu sandınız.” diyerek tüm yavrularıyla kucaklaşıp hasret gidermek istedi. Nazife hanım çektiği çileler son buluyor diye sevinç gözyaşları döküyordu. Hemen kızlarının yattığı odaya giderek yavrularını uyandırdı ve babalarının döndüğünü müjdeledi. Her biri kocaman yetişkin kızlar olarak babalarının karşısına çıktılar. Babaları askere alındığında büyük kızı beş, küçük kızı ise üç yaşındaydı. Büyük kızı, babasının simasını hayal meyal hatırlıyordu. Gözlerini ovalayarak peş peşe odaya girdiler, babalarının ellerini öptüler.
Haydar Çavuş’un kelimeler boğazına düğümlenmiş, yutkunup duruyor, gözlerinden akan yaşa mani olamıyordu.
Çocuklarına neden sarılamadığını izah etme gereği hissederek; “Baba, görüyorsun halimi, yavrularıma sarılacak takatim bile kalmamış, bir görseniz gövdemi.” diye anlatmaya çalıştı.
Hüseyin Ağa, Haydar Çavuş’un bu acıklı haline pek bir üzülmüştü. Gelinlere seslenerek; “Haydin yatakları hazırlayın da adamcağız dinlensin, sohbetimize sabah devam ederiz.” dedi.
Gelinler, herkesin yatacağı yerleri hazırladılar. Oturdukları sobalı odayı da Haydar Çavuş ile görümcelerine bırakmışlardı.
Herkes odasına çekildi. Nazife hanım, eşi Haydar ile sekiz yıl sonra ilk kez baş başa kalmıştı.
Nazife hanım, idare lambasını iyice kıstı ve eşine öyle bir sarıldı ki onsuz geçen sekiz yılın hasretini unutmaya çalıştı. Haydar Çavuş’un her yanı sızladığı halde vay bile demedi. Eşinin sadakati, çocuklarına karşı gösterdiği fedakarlık, öyle her kadının taşıyabileceği bir yük değildi. Salur köyüne geldiğinde evinin viraneye dönmüş hali Haydar Çavuş’u çok korkutmuştu.
Eşinin sarılmasıyla Haydar avuş’un göbeğindeki yara tekrardan açılmıştı. Ayaklarına doğru sızan ıslaklığı hissetti, temiz bir bez getirmesini istedi. Haydar Çavuş, eşi gelene kadar idare lambasına biraz daha şavk verdi, üzerindeki elbiseleri çıkarmaya çalıştı fakat bir hayli zorlandı. Eşinin gelmesini bekledi. Nazife hanım, elinde ibrik ve leğenle birlikte temiz havlu ile içeriye girdi. Haydar Çavuş’un üzerindeki elbiseleri tek tek çıkarmaya başladı. İç göyneğinin göz göz kararmış ve vücuduna yapışmış olduğunu fark etti, şaşkınlığını gizleyemedi; “Haydarım kurbanın olayım bu ne hal?” diyerek endişesini dile getirdi.