Seferberliğin ilan edilmesiyle Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Kadıgüllü köyünden Haydar Çavuş’a da görev düşmüş, geride bıraktığı iki çocuğu ve hanımını önce Allah’a sonra kardeşine emanet etmişti.
Çanakkale zaferinin yüz binlerce isimsiz kahramanlarından sadece biriydi o.
Yoğun muharebe esnasında düşman tarafından kullanılan her türlü mermi, şarapnel, süngü bedenini hedef seçmiş, aldığı yaralara rağmen ayakta kalmayı başarmış, nefes alıp verdiği süre içerisinde yanı başında şehit düşen kardeşlerinin intikamını almak için ya zafer ya şehadet diyerek ant içmişti.
Bir gün yakın mesafeden karnına isabet eden düşman mermileri Haydar Çavuş’u ağır yaralamıştı. Haydar Çavuş, aldığı ağır yara ile önce Sahra Hastanesi’ne sonra da Gülcemal gemisiyle Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı.
 Aylar sonra gözünü açabilmişti. Çevresinde yatan hastalara nerede olduğunu soruyor kimseden cevap alamıyordu. Sabah vizitesini dolaşan doktor Haydar Çavuş’u yarı oturur halde görünce bir sıra atlayarak Haydar Çavuş’un başucuna geldi. Aylardır gözünü bile kıpırdatamayan hastası yarı oturur bir halde bir şeyler soruyordu. Haydar Çavuş’un söylediklerini anlamaya çalıştı. Haydar Çavuş’un sesi hiç çıkmıyordu. Hasta bakıcı bir yudum su verdi, kuruyan dudaklarını, damağına yapışan dilini ıslatmaya çalıştı. T
ekrar konuşmayı denedi fakat yine sesi çıkmadı. Doktor, dudak hareketlerinden anlatmaya çalıştığı kelimeleri çözmüştü. Doktorlar “Kahraman asker, şu an İstanbul’da Haydarpaşa Hastanesi’ndesin. Çanakkale’yi soruyorsan hemen sana müjdeyi vereyim. Sizin gibi yiğitlerimiz olduğu sürece o tevhit sancağını kim indirebilir ki? Elbette geçemediler ve çekip gittiler.” diyerek Haydar Çavuş’a ikinci kez hayat vermişti.
Haydar Çavuş sanki o an muharebe meydanındaymış da düşman askerlerinin kaçışını seyrediyormuş gibi oldu, yüzünde güller açtı. Derin bir nefes aldı; “Şükürler olsun Rabbime! Şehit kardeşlerimin kanları cenabet ecnebilerin çizmesiyle çiğnenmedi.” diyerek gözlerinden yaşlar dökülüyordu.
Haydar Çavuş’un son aldığı yara kendisini yatağa mahkûm etmiş, yıllarca hastanede tedavi görmek zorunda kalmıştı. Zafer kazanılmış olsa da o yaşadığına pek de sevinemedi.
Gözleri önünde şehit düşen arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaşamadığına üzülüyordu. “Mademki o şerefe nail olamadım, hiç değilse bir an evvel iyileşip yurduma yuvama döneyim.” diye aklından geçirdi ve koğuşundaki ranzalara tutunarak yürümeye çalıştı. Her fırsatta dua ediyor; “Allah’ım bana güç kuvvet ver. Madem ki emanetini almadın hiç değilse memleketime gitmem için bana takat ver. Yete ki evime varayım da üç gün sonra canımı al.” diyor başka bir şey demiyordu.
Hastanede vizite gele doktora kendisini taburcu etmesi için; “Hekim efendi, benim çıkışımı ver de gideyim. Ben çoluk çocuk sahibiyim. Sekiz yıldır evimden uzaktayız, canımız cebimizde çıktık yollara, gerçi bizden umudu çoktan kesmişlerdir ama yine de yavrularımı bir kez olsun dünya gözüyle görmek istiyorum.” diye yalvardı. Doktoru, hastanede biraz daha kalması gerektiğini ve hiç değilse ilkbahara kadar sabretmesi için telkinde bulunduysa da Haydar Çavuş gemi azıya almıştı bir kere. Doktoru da onun bu yalvarışlarına daha fazla dayanamadı, beraberinde refakatçi olması şartıyla Haydar Çavuş’u taburcu etti.
İstanbul’dan Samsun’a kadar gemiyle geldi. Gemide refakat eden askerler, Haydar Çavuş’u Samsun askerlik şubesine evraklarıyla birlikte teslim ettiler. Samsun askerlik şubesi refakatine verdiği bir askerle birlikte Çarşamba’ya, Çarşamba şubesi, Amasya’ya gönderdi. Oradan Turhal, Zile, Çekerek üzerinden Sorgun’a kadar kağnı ve at arabalarıyla gelmek zorunda kalmış dayanılmaz acı ve ağrılar çekmişti. Sorgun’a geldiğinde evine gelmiş gibi oldu. Günlerce yolculuk etmiş, kara kışın olanca ayazı iliğine işlemişti. Vakit iyice ilerlemiş, gün yüzünü göstermese de ikindi çoktan geçmişti.
O geceyi Sorgun’da geçirmeye karar verdi. Zaten devam edecek takati de kalmamıştı. Sorgun’da kalabileceği bir han aradı ancak bulamadı. Günlerdir iliğine işleyen soğuk tüm bedenini esir almış, bütün azaları tir tir titriyordu. Acıkmıştı, ekmek almak için fırının kapısından içeri girdiğinde içerideki sıcaklık bir alev gibi yüzüne seğirmiş, titremeleri daha da artmıştı. Fırında kürekçiden başka kimse yoktu. O da bir yandan fırına salladığı küreğiyle ekmekleri çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da kapı ağzında titreyen adamı gözleriyle süzüyordu. Dilenci sandığı o kahraman gaziye; “Tamam tezgâhtan bir ekmek al da git.” diye söylendi.
Haydar Çavuş, fırıncının ağzından çıkan kelimelere çok öfkelendi, bir türlü söz geçiremediği titreyen azaları birden taş kesilmişti adeta. Öfkesi hem bakışlarına hem de sözlerine yansıdı; “Ben dilenci değilim efendi. Şükürler olsun param da var, pulum da. Sadece bir ekmek alıp gidecektim, onu da zehir edip burnumdan getirdin.” dedi. Fırıncı, söylediğine söyleyeceğine bin pişman olmuştu. Kusurunu affetmesi için eline kapandı. Haydar Çavuş fazla üstelemedi. Tezgah üzerinden bir tane emek aldı, parasını uzattı. Öfkesi dinmişti.
Fırıncıya Sorgun’da bir gece kalabileceği yer bilip bilmediğini sordu. Fırıncı da; “Eğer isterseniz burada kalabilirsin, hem bana da arkadaşlık etmiş olursun.” dedi.
Haydar Çavuş canına minnet bilmişti. Elindeki sıcak ekmeği fırın önünde demlenen sıcak çayla katık yaparak zar zor yedi.
Her tarafı sızlıyordu. “Ben şuracıkta biraz uyuyayım, kaç gündür yol çekiyorum. Kusura bakma, daha sonra sohbetimize devam ederiz.” diyerek müsaade aldı.
Un çuvalları kuş tüyü yatak gibi gelmiş, oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Fırıncı, hamur karmak için arka tarafa geçtiğinde üzerine hiçbir şey örtmediğini fark etti ve içerde bulunan keçe kilimi getirerek, adamcağızı bir güzel sarmaladı.
Haydar Çavuş’un ruhu bile duymamıştı. Günlerdir kağnı ve at arabası üzerinde yol çekmiş, kimi zaman yaya yürümek zorunda kalmıştı. Fırıncı, arada bir arka tarafa hamur almaya gidiyor, uyuyan adamı göz ucuyla kontrol ediyordu. Adamcağız nasıl yattıysa öylece kalmış, hiç sağa sola dönmemişti.
Bir ara içine bir sızı düştü, sessizce yaklaşıp nefes alıp almadığını kontrol etti. Keçenin hafiften kalkıp indiğini görünce de rahat bir nefes aldı. Endişelenmesinde haksız da sayılmazdı.
Allah mahfaza ya adama bir şey olsa, işin içinden çıkabilirsen çık.
Sabah ezanı çoktan okunmuş, gün ağarmaya başlamıştı.
Fırıncı, fırın ağzında demlediği çayı soğumaması için hemen yanıbaşına almış, ilk bardağını yudumluyordu ki Haydar Çavuş tezgahın başında göründü. Sabah kahvaltısını birlikte yaptılar. Haydar Çavuş, fırıncıya biraz kendisinden bahsetti. Haydar Çavuş’un Çanakkale gazisi olduğunu öğrendiğinde fırıncının akşamki yaptığı densizlik aklına geldi, daha fazla üzüldü, affetmesi için yalvarıp durdu. Gazi ile kucaklaşıp helalleşti. Haydar Çavuş bir an evvel yola çıkmak istiyordu ancak kış günü köye gidebileceği bir araba ya da kağnı bulamayacağını biliyordu. Bu meramını da fırıncıyla paylaştı. Fırıncı; “Eğer istersen bir eşek bulalım, ister satın alırız, istersen ödünç alır, sonraki günlerde getirir sahibine verirsin” dedi. Kusurla, öfkeyle başlayan ilişki dostluğa dönüşüyor, fırıncı, Haydar Çavuş’un ikinci kez imdadına yetişiyordu.
İnsanların ekmek bulmakta bile zorlandığı o günlerde hayvanına verebilecekleri ne bir avuç arpası ne de saman vardı. Yokluk, kıtlık günüydü. Kapısındaki it bile sahibine külfet geliyordu. Kış günü eşek bile insanın başına dertti. İş güç bittikten sonra bu hayvanları yılkıya salarlar, ilk kar düşer düşmez de hayvanlar soluğu sahibinin kapısında alırdı.
Sahibi de kurt, kuş yer de vebali üzerimde kalır düşüncesiyle yeniden sahiplenirlerdi.
Fırıncı, ekmek almaya gelen müşterisine “Hasan Ağa bize bir eşek lazım oldu, bildiğin birisinde var mıdır?” diye sordu. Hasan Ağa “Bende bir tane var, al götür ne zaman işin biterse geri getirirsin.” dedi. Haydar Çavuş, fazla beklemeksizin söze girdi; “Efendi, eğer uygun görürseniz parayla satın alacağız. Eşeği geri getirmeye imkân yoktur.” diye sözlerini tamamladı. Hasan ağa, adamcağızı gözleriyle süzdü, sesinden hasta olduğunu anlamış olacak ki daha fazla üstelemedi; “Eşeğin fırıncıya lazım olduğunu düşünerek böyle demiştim, alın götürün getirmenize hiç hacet yoktur, bizim karnımız doymuyor hiç değilse o hayvancağız aç kalmasın.” dedi.
Haydar Çavuş eşeği bedavaya kabul etmeyeceğini nefesi yettiğince anlatmaya çalıştı. Fırıncı, Haydar Çavuş ile Hasan Ağa’yı uzlaştırdı. On dakika sonra yularından tuttuğu eşeği fırının önüne getirdi. Hasana Ağa, eşeğin kolanını bağladığı gibi bir de yün minder atmıştı kolanın üstüne. Haydar Çavuş, eşeğin üzerindeki minderini almasını söylediyse de eşeğin sahibi kabul etmedi. Haydar Çavuş “Eğer minderi geri getiremez isem hakkını helal et.” diyerek ricada bulundu. Hasan Ağa “Helal olsun, helal olsun.” diyerek tasdikledi. Fırıncıya da minnet duygularını belirttikten sonra helalleşerek ayrıldı.
Eşek oldukça usluydu, çüh dediğinde yürüyor, çüşş dediğinde duruyordu. Sabahın ayazında çıkmıştı yola. Hava günlük güneşlik olsa da ayaz her yanını kavurmuştu. Öğleye doğru Çerkez Burunviran köyüne vardı. Orada bir köy odasına misafir oldu. Soğuktan tir tir titreyen Haydar Çavuş’u önce kar ile ovalayarak ısıtmaya çalıştılar, biraz kendine gelince de ocak başına misafir ettiler. Haydar Çavuş, oda sahibine kendisinin aç olmadığını fakat hayvanın aç olduğunu, eğer var ise hayvanın önüne bir şeyler koymasını söyledi. Oda sahibi “Hiç öyle şey olur mu?” diyerek, misafirin mütevazılığını dinlemeyip yemek hazırlattı. Yemek gelene kadar da sohbet ettiler.
Oda sahibi misafirin bir Çanakkale gazisi olduğunu öğrendiğinde gözleri doldu. Kendi evlatlarının da cephede olduğunu söyleyerek gittikleri günden beri bir haber alamadığından, iki gelini ve beş torunuyla hayata tutunmaya çalıştıklarından bahsetti. Haydar Çavuş, kendi derdini unutmuş, ihtiyar adamın dertleriyle derbeder olmuştu. Her taarruza kalktıklarında binlerce yiğidin gözleri önünde düşman kurşunlarına hedef oldukları ve tırpanla biçilmiş ekin misali nasıl yerlere serildikleri canlandı gözlerinde. Belki o yiğitlerden biride bu yaşlı adamın oğullarından biriydi diye düşünmekten kendisini alamadı. Gazinin, aç olduğu halde tüm iştahı kaçmıştı. Önüne konan sofraya eli varmıyor, aldığı lokmalar da boğazına diziliyordu. Birkaç lokmayı zorla yutkunmaya çalıştı. Sonra da şükür duası ederek sofradan çekildi. Oda sahibinden müsaade isteyerek yoluna devam etti.
Köyüne vardığında ikindi üzeriydi. Tipi başlamış, göz açtırmıyordu. Ortalıkta kimseler gözükmüyordu. Eşeği doğru evinin önüne sürdü. Gördüğü manzara karşısında yıkılmıştı.
Kapıyı aralamaya çalıştı gücü yetmedi. Evlerinin damı çökmüş, avlunun içi karla doluydu. “Eyvah! Ocak batmış.” deyip dizleri üzerine çöktü, bir süre öylece kalakaldı. Yüzünü yerden kaldırdığında başında bir adamın dikildiğini fark etti.
Haydar Çavuş’un hali kardan adamı andırıyordu. Başında dikilen adam onu tanıyamamıştı. Kim olduğunu ve nereden gelip nereye gittiğini sordu. Haydar Çavuş, kendisi hakkında tek kelime bile etmedi, ikinci kez sormasına mani olmak için de; “Bu hanede yaşayanlara ne oldu? Şimdi neredeler?” diye sordu. Adam, bir taraftan perişan haldeki Haydar Çavuş’u tanımaya çalışıyor, gözlerinin içine bakıyor, bir taraftan da zavallı kadıncağızın çektiği çileleri anlatıyordu. “Kocası askere gitti, bir daha dönmedi. Kadıncağız da üç çocuğunu yanına alarak baba evine döndü.” diyerek anlattı. Haydar çavuş, üç çocuk lafını duyunca birden üzerindeki karları silkeledi ve ayağa kalktı. “Bu kadının iki çocuğu yok muydu?” dedi. İhtiyar adam; “Yahu sen kimsin? Bütün bunları nereden biliyorsun hele bir de bakayım.” dedi.