Çoğumuz bundan 9-10 yıl öncesine kadar gazetecilere özel günlerin farkında bile varmadan günü geçiriyorduk. İşin aslı hatırlatan yoktu. Tabi bunu dert eden de yoktu. “Aman Allah’ım, günümüzü unutmuşuz” diye söylenen de olmuyordu bildiğim kadarıyla…
Yanlış hatırlamıyorsam, yıllar evvel gazeteciler günümü kutlayan ilk kişi, yakın bir arkadaşımdı. Bir arkadaşımın bu günü hatırlaması veya bana hatırlatmasından ziyade, bu vesile ile çayımızı içmeye gelmesi beni memnun etmişti doğrusu.
Yıllar geçtikçe kutlayanların sayısı da arttı. Bizim için, takvim yapraklarında sembolik bir hal aldı bu günler.
Günler diyorum, çünkü 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü, 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı gibi günler var…
Ne değişti?
10-15 yıl öncesine gittiğinizde Anadolu basınının sıkıntıları azaldı mı? Özellikle zor şartlar altında görev yapmaya çalışan, taşrada yani yerel basın kuruluşlarında dirsek çürüten gazetecilerin çalışma şartları düzeldi mi?
Aksine, şartlar gün be gün ağırlaştı.
Sapla saman iyiden iyiye birbirine karıştı. Bilgi kirliliği hat safhaya ulaştı. Doğru ve yanlışlar çıkar ilişkileri arasında kayboldu gitti.
Seyfi hocam da geçtiğimiz hafta kaleme almıştı. Ne yazık ki bu meslek, bazıları için “kartvizit”, bazıları için de “silah” olmaktan öteye gidemedi.
Gazetecilikte “liyakat” mi, “sadakat” mi? İşte mesele burada başlıyor. Daha doğrusu, gazetenin ve gazetecinin ince çizgisi bu iki kavram arasında…
Liyakat gösterirseniz, yani mesleğinizi layıkıyla ve gerekli olan yeterlilikle icra ederseniz uymanız gereken ilkeler dolayısıyla herkesi memnun edemezsiniz ama işinizi olması gerektiği gibi yaparsınız.
Birilerini memnun etmek için kaleminizi kullanmazsınız. Halktan, memleketten yana dem vurursunuz ve olaylara bu gözle yaklaşırsınız. Akşam olduğunda, içiniz rahat bir şekilde başınızı yastığa koyarsınız.
Sadakat gösterirseniz, bağlılık duygusu ile hareket eder ve haliyle de taraf olursunuz. “Bir kısım medya”, “taraf medya” gibi söylemlerin altında da sadakat yatmaktadır.
Bağlılıktan doğan sadakat bir tarafı fazlasıyla memnun ederken, diğer tarafı yıpratır. Haliyle taraflar, yani kutuplar meydana gelir toplumda. Sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi kutuplaşmaların ortasında bulursunuz kendinizi…
Mesleğin özünde sadakat yoktur. Olsa olsa vatana, millete sadakatten söz edilebilir. Diğer türlü sadakat gösteren bir gazetenin veya gazetecinin de objektifliğinden söz edilemez.
“Sadakat” hususunu daha da açabiliriz. Malum, artık sadakat gösterenler pirim yapıyorlar, hatta ayakta alkışlanıyorlar.
Vaktiyle ulusal medyada başlayan bu salgın hastalık Anadolu’ya sıçradığından beri gazeteciliğin tadı tuzu kalmadı.
Cebinde üç beş kuruşu olan herkesin potansiyel birer gazeteci olduğu bir döneme şahitlik ediyoruz. Açıkçası bunun kolay kolay düzeleceğini sanmıyorum. Mesleğimle ilgili ileriye dönük, umut dolu sözler sarf edemememin en büyük nedeni de budur.
Her ne kadar liyakat ve sadakat anlam olarak farklı yerlere çıksalar da, bu ikisinin arasında çok ince bir çizgi var ve bu çizgiyi ancak okuyucular, yani sizler ayırt edebilirsiniz.
Gazeteleri okuyun ve sonra kendinize şu soruyu sorun; liyakat mi, sadakat mi?