Askerlik şubesinin önü ana baba günüydü. Arabalar, şubeye yanaşma imkânı olmadığından pazar yerine çekildi.
Kumandan Kavurgalı köylülerine tüm hizmetleri için teşekkür edip dörtlü kol düzeninde toplanan askerleri uygun adım yürüyüşle şube önüne getirdi. Gerekli vesika ve zimmetleri teslim alan şube kumandanı, kısa bir açıklama yaptı. 
“Şu andan itibaren hepiniz askersiniz. Ankara’ya gitmek üzere yola çıkacaksınız, içinizde daha önce askerlik yapmış, cephelerde bulunmuş ağabeyleriniz var. Hem yolunuza devam edeceksiniz hem de eğitim alacaksınız. Onlar sizin kumandanınızdır. Onları can kulağıyla dinleyin, itaat edin. Onların harp tecrübeleri sizler için hayat ışığı olacaktır. Hepiniz Allah’a emanet olun.” diyerek sözlerini tamamladı.
Yarım saat geçmeden yeni gelen Sorgun’un gönüllü yiğitleri Ankara’ya gitmek üzere yola çıktılar. İlk geceyi Saray köyünde geçirdiler. Uyandıklarında sabah ezanı okunmuştu.
Kısa süre içinde namazlarını kılıp, köylünün hazırladığı çorbaları içtiler. Askerin tamamına yakını hamlamış, kimi topallıyor, kimi yırtık çarığını onarmak için fırsat kolluyordu. Mola verildiği esnada tecrübeli askerler yatarak nişan almayı, mevzi kazmayı göstererek anlatmaya çalışıyorlardı. Acemilerden birinin yatarak mevzi almayı öğrenirken kalçasının kafasından yüksekte durduğunu fark eden çavuş “Kalçanı yere yapıştır.” emrini verdi. 
Asker duymazlıktan gelip güneşlenir bir halde durmaya devam etti. Çavuş yanına yaklaştı, ayağıyla kaba etine bastı, yere yapıştırdı. Termezlili Şükrü kendini daha fazla tutamamış olacak ki; “Eğer sen kalçanı yere yapıştırmaz isen Yunan seni yapıştırır.” dedi. 
Onun bu yarenliği gülüşmelere sebep oldu. Şükrü’nün söylediği bu söz çavuşların dilinde deyim haline gelmiş, her yapılan talimde söylenir olmuştu.
Ankara’ya vardıklarında acemi eğitimi tamamlanmıştı fakat gerçek mermi ile hiç atış yapmamışlardı. Ankara’da her askere üçer mermi verildi ve ilk atış talimini yaptılar. Şükrü, daha önceden de silah kullandığından silah sesine ve atış talimine yabancı değildi. Attığı üç mermi de hedefi vurdu.
Daha önce başka cephelerde savaşmış olan askerlerin içinde
yerini aldı. Adeta düşman ile karşılaşmak için can atıyordu.
İki gün Ankara’da kaldılar, oradan da Eskişehir, Sivrihisar üzerinden Kütahya cephesine sevk edildiler.
İzmir’den giren Yunan askerleri her gün bir kasabayı her hafta bir vilayeti işgal ediyor, kötü haber cepheye tez ulaşıyordu.
Yunan askerlerinin Türk halkına yaptığı fecaat askerlerimizin daha da öfkelenmesine, sabırsızlanmasına sebep oluyordu. Yunan istilasının daha da yayılmasını önlemek ve püskürtmek için Kütahya yakınlarına kadar ilerlediler. Arapdede mevkiine geldiklerinde Yunan ordusunun öncü birlikleriyle sıcak temas sağladılar. 
Şükrü “İşte o gün geldi, siz misiniz Anadolu’ya ayak basan?” diyerek silahını ateşledi. 
Açtığı ilk ateşte iki Yunan askerini devirdi. Gafil avlanan Yunan öncü birlikleri geri kaçmaya, canlarını kurtarmaya çalıştılar.
Arapdede mevkiinde mevzi alan birlik gelen şifreler doğrultusunda hareket ediyordu. Düşman kuvvetlerinin Türk birliğine karşı silah ve asker bakımından kat kat fazla olduğu haberi askerlerin Arapdede mevkiinde uzun süreli beklemelerine sebep olmuştu. 
Şükrü, düşman askerleriyle daha ilk karşılaşmada iki gavuru öldürmenin verdiği cesaretle olsa gerek kendi kendine söyleniyor, takım çavuşuna “Biz burada ne bekliyoruz, neden taarruz emri verilmiyor?” gibisinden sözlerle sabırsızlığını dillendiriyordu. 
Çavuş, yılların verdiği tecrübeyle acemi erini yatıştırmaya çalıştı. Şükrü “Yunan orada anamızı belliyor, biz daha ne bekliyoruz?” diye çıkıştı.
Sebebini anlatmaya çalışanlarla çekişti. Kedini tek kişilik bir ordu gibi görüyordu sanki.
Son günlerde yiyecek sıkıntısı baş gösterdi. Öyle günler oldu ki günlük bir tayin geliyordu. Asker aç kaldığı günlerde istilacı Yunanlılara daha çok kinlenir olmuştu. İki gün cepheye erzak gelmedi. Alay kumandanı süt beyazı yiğit atına binerek tüm mevzileri dolaştı. Açlıktan çoğu ot topluyor, yenilebilen her türden otlarla karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı.
Kumandan gördüğü manzara karşısında üzülmüş, emir subayına talimat vererek içtima istemişti. Kumandan içtima alanına atının üzerinde geldi. Gerekli merasimden sonra kısa bir konuşma yaptı. 
“Yiğitler hepinizin bildiği üzere muharebe meydanında bulunuyoruz. Biliyorum her biriniz neden burada bekleyip duruyoruz diye sabırsızlanıyorsunuz. Ancak şu anki durum hücuma kalkmaya elverişli değil. Bulunduğumuz cephe çok güçlü, bu yüzden Yunan ordusunun biraz daha yayılmasını bekliyoruz, çünkü zincir ne kadar uzarsa kopması da o kadar kolay olacaktır. İkinci bir husus da yiyecek ve iaşe sorunu. Biliyorum, hepiniz açsınız, size verebileceğim bir tayinim bile yok. Sizler gibi ben de açım. Size verebileceğim tek şey kır atımdır. O da size helal olsun.” diyerek sözlerini tamamladı. 
Kumandan yiğit askerlerinin daha fazla moralinin bozulmaması için atını askerlerine feda etmişti.
Şükrü gibi cepheye yeni gelen askerlerden biri “Şimdi biz atın etini mi yiyeceğiz?” diyerek şaşkınlığını gizleyemedi.
Şükrü, sanki kırk yıllık askermişçesine; “Ne o beğenemedin mi? Hiç değilse ot yemeden daha iyidir.” cevabını verdi. 
Bir alay askere tek bir attan ne düşer gerisini siz düşünün.
Bu hadisenin üzerinden iki gün bile geçmeden gökyüzünde bir gürültü peyda oldu. 
Yat komutunu duyduğu halde Şükrü gökyüzüne bakıyordu. 
Çavuş ikinci bir emri de “Şükrü sen de yat.” diye verdi. 
Çok geçmeden bir Yunan tayyaresi belirdi gökyüzünde. Şükrü, adını bile ilk kez duyduğu gökyüzünde uçan cismi gözünü kırpmadan hayretle izledi. Yunan tayyaresi keşif uçuşuna çıkmış birliklerimizin mevzilerini tespit ediyordu. Beklenen an gelmiş, kumandanlar muharebe için hazır ol emrini vermişti. Bir gün sonra düşman saldırısını beklemeksizin hücum borusu çaldı. Arapdede mevkii toz dumana karışmış, kurşunlar yağmur gibi yağıyordu. Yunan mevzilerini yoğun makineli tüfek atışına tuttukları bir anda Şükrü diğer arkadaşlarıyla yerinden fırlayıp düşman mevziine yaklaşmaya çalışıyordu ki birden hayasında bir yanma meydana geldi. 
Can havliyle eğildi, bacağından aşağı ılık ılık bir sıcaklık hissetti. Erkeklik organından akan kan urbasının dışına sızmıştı. 
Hemen yere yattı, gerisinde duran çavuşuna; “Aman Şükrü Çavuş ben vuruldum.” dedi. 
Şükrü Çavuş; “Adaş ben de vuruldum.” dedi. 
Uzun süre toz duman içinde kurşun yağmuru altında orada hareketsiz kaldılar. Aşırı kan kaybı yüzünden baygın düştüler.
Silahlar susar susmaz muharebe yerine koşan sıhhiyeler yerde yatan yaralıları tek tek toplamaya başladılar. 
Şükrü Çavuş hem deneyimli olduğundan hem de yarasının hafif olduğundan başına gelen sıhhiyeleri adaşı Şükrü’yü kontrol etmeleri için yolladı. 
Baygın haldeki Şükrü’nün nabzına baktılar.
Yaşadığını anlayınca da hemen alıp sargı yerine götürdüler.
Şükrü Çavuş’un yarası topuğundaydı. Yüzlerce yaralı askerlerin iniltileriyle açtı gözlerini. Bir an muharebe meydanında sandı kendini. Sedyeden doğrulup oturmaya, etrafında olan biteni anlamaya çalışsa da tahammül edemedi canının acısına. Başucunda beliren sıhhiye çavuş yarasının nerede olduğunu sordu Şükrü’ye. 
Şükrü; “S….min başında” deyince çavuş sinirlendi. Şükrü’nün canı yanıyordu. 
O sinirle çavuşa çıkıştı; “Eşşoğleşşek, aç bak, sana burada yalan mı söyleyeceğim.”dedi. 
Şükrü’nün sert cevabı çavuşu yumuşatmıştı. 
Tebessümle; “Yaran orada da olsa edepli konuşman gerekirdi.” diyerek gülümsedi.
Yarası ağır olan askerler kağnı ve at arabalarıyla önce Polatlı’ya sonra da Ankara’ya götürülüyor; hafif yaralı olanlar durumlarına göre ya orada sargı yapılıp geri hizmete alınıyor ya da tren ile Yerköy’e sevk ediliyordu.
Şükrü aylarca Ankara’da hastanede tedavi gördü.
Hastanede yattığı ilk günlerde esrarengiz bir adam Şükrü ile yakından ilgileniyor, her akşam ziyaretine gelip bir ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. Şükrü her gün ziyaretine gelen bu sivil insanı hatırlamaya çalışsa da bir türlü hatırlayamadı.
Her gün ziyaretine gelen bu adamın kim olduğunu sormaya karar verdi. O gün erken gelmişti. 
Hoş beş ettikten sonra, tam kim olduğunu soracaktı ki, adam; “Şükrü Ağa, sen beni bilemedin ama ben seni iyi tanıyorum.” dedi. 
Şükrü; “Kusura kalma hemşerim, sen gözüme yabancı gelmiyorsun ama çıkaramadım. Ben de sana bugün onu soracaktım. Her gün ziyaretime geliyor bana hizmet ediyorsun, sahi sen kimsin?” dedi.
Adamcağız kendini dolaylı yoldan anlatmaya çalıştı; “Hani bir akşam vakti köyünüze gelip senden buğday istemiştim de sen de bana on çinik buğday vermiştin. Leğenin dibinde kalan buğdaya da ‘aha bu da benden olsun’ demiştin hatırladın mı? Yıllar geçse de o iyiliğini unutamam.” dedi. 
Şükrü, adamcağızın iltifatlarına karşılık; “Errızku Alallah, Rızkı veren Allahdır. O senin kısmetinmiş, Yüce Yaradan bize verdi, biz sana aracılık ettik.” dedi. 
Şükrü; “Sen, Maden kazasının Muşali köyündendin değil mi?” diye sordu. 
“Evet, oralıyım.” dedi adam. 
“Peki, senin ne işin var bu hastanede? Gördüğüm kadarıyla yaralı değilsin, sivil dolaşıyorsun.” dedi. 
Adam “Ben de askerim, hem de senin gibi gönüllü geldim. Asıl mesleğim imamlık idi. Beni de bu hastaneye gassal olarak görevlendirdiler. Bu hastaneye yaralı gelip de şehit olanların cenazelerini yıkıyorum. Bugün cenaze azdı yanına erken geldim.” dedi. 
Şükrü “Peki bugün kaç mevta yıkadın?” diye sordu.
Adam; “On sekiz kişiydi.” yanıtını verdi. Şükrü’nün canı sıkıldı, morali bozuldu, sormadan da edemedi; “Azı bu da çoğu kaç hocam?” dedi. 
Şükrü’nün üzüldüğünü fark eden hoca sustu, her hangi bir sayı belirtmedi. 
Şükrü, hoca efendiden son bir ricada bulundu; “Eğer tanıdığın doktorlar var ise beni Yozgat’a göndersinler. Hiç değilse burada devlete yük olmam, hem de bu yara kolay kapanacağa benzemiyor, ne olur ne olmaz.” dedi.
Hoca efendi ertesi gün doktorlar ile görüşmüş, hafif yaralı askerlerle birlikte sevkini Yerköy’e yaptırmıştı. Yerköy hastanesinde yarasına pansuman yaptırdı ve orada hiç yatmadan köyüne gitmeye karar verdi. 
Buradan kiraladığı bir at arabasının içine ot yatak serildi. 
Geceli gündüzlü bir gün yol çekti.
Termezli köyü girişinde duvar dibinde oturan ihtiyarlar bir bir ayağa kalktı. Arabanın içinde yatan yiğidi herkes merak ediyordu. Arabacı yabancı olduğundan başka bir köye gidiyor diye tahminde bulundular. 
Konuşulan sözleri Şükrü duyduğu halde kafasını kaldırıp bakmadı. 
“Babam beni bu halde görürse yüreğine iner.” diye düşündü. 
Yattığı yerden evlerin damlarını, siyeçlerini takip ederek evi arabacıya tarif etti.
Evlerinin hemen yanındaki odaya geldiklerinde arabacıya atları durdurmasını söyledi. 
Arabacı, atların gemini çekti ve yavaşça durdurdu. 
Avlu kapısından içeriye seslenerek “Akif Ağa, Akif Ağa!” diye bağırdı. 
Akif Ağa evde olmadığından hanımı yemenisini ağzına dolayıp dışarı çıktı. 
Arabacı;“ Ana Akif Ağa evde yok mu?” diye sordu. 
Kadıncağız her gün değirmene gelen müşterilerden biri zannederek; “O şimdi değirmendedir.” dedi. 
Arabacı “Sen Akif Ağa’nın nesi oluyorsun?” diye sordu. 
Kadın “Ailesiyim.” dedi. 
Arabacı; “Ana müjdemi isterim. Sana oğlunu getirdim.” der demez kadının dizlerinin bağı çözüldü. İçerden oğlu Şevket’in hanımı Fadime de fırladı. 
“Hangisi?” diye sordu. 
“Şükrü Ağa’yı getirdim.” deyince her ikisi birden avludan dışarıya koştular.
Gözleri Şükrü’yü ayakta görmeyi istemişti. Sağa sola bakındılar, ayakta göremeyince de arabanın yanına yöneldiler. Şükrü’yü arabada uzanmış halde görünce anası kendinden geçti.
“Yavrularım, kuzularım ben sizi böyle mi görecektim?” diye söylendi. 
Gelin hanım hemen bir çocuk bulup değirmene müjdeci olarak gönderdi. Anasının feryadı tüm köyü başına yığmaya yetmişti. Nasıl feryat etmesin, oğlu Şükrü askere gider gitmez gelini Esme yemeden içmeden kesilmiş, erken
doğum yapmış, yeni dünyaya getirdiği ikiz yavrularıyla birlikte hayata gözlerini yummuştu.