“Rızıkları veren Allah’tır”
O yıllarda değirmen işletmek, günümüzde fabrika çalıştırmak gibiydi. Dünyada aç kalmayacak iki meslek vardır; biri değirmencilik bir diğeri fırıncılık. Değirmenci üzerindeki elbiseyi silkelese bir ekmeklik un çıkar derler, bir diğeri ise hamur teknesini kazısa yine bir ekmeklik malzeme çıkarır.
Tabii ki rızkı veren Allah’tır der.
Termezli köyünden Akif Efendi’nin yalan dünyadaki meşgalesi değirmencilikti. Yokluk yüzü görmemiş, dört kez evlenmiş, dördüncü hanımı hariç diğer üç hanımı ikişer kız birer oğlan çocuğu dünyaya getirmişlerdi. En büyük oğlu
Şevket’i daha on altısında evlendirmişti. Hemen peşinden yetişen Şükrü sıranın kendisine gelmesiyle ağabeyi Şevket’in yaptığı her işi kendisinin de yapabileceğini söyleyerek babasının gözüne girmeye çalışıyordu.
Seferberlik ilan edildiğinde Akif Efendi’nin iki oğlunu birden askere çağırmışlardı. Devlete yüksek vergi getiren bazı kişilere imtiyazlar tanınmıştı. Özellikle değirmen işletmeciliği her bölgede halkın olmazsa olmaz ihtiyaçları dâhilindeydi.
Akif Efendi iki oğlu Şevket ile Şükrü arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Oğullarını çağırıp konuştu. Büyük oğlu
Şevket evli olduğu halde kardeşi Şükrü için bedel ödenmesi konusunda babası Akif Ağa’yı ikna etti. Akif Ağa, 1312 doğumlu Şükrü için oldukça yüklü miktarda para ödeyerek değirmenin çarkının dönmesini sağladı. Harama gözü ilişmesin diye de hemen başını bağladı.
1918 yılında varılan anlaşma gereği tüm asker terhis edileceği haberi herkesin gözlerini yollara çevirmesine sebep olmuştu. Akif Efendi de umutla yollara bakıp durdu. Hangi cepheye gittiğini bile bilmediği oğlu Şevket’ten geçen dört yıllık zarfında hiçbir bilgi alamamış, arada sırada uğradığı Sorgun Kaymakamlığı’ndan da eli boş dönmüştü. Termezli köyünden Şevket ile birlikte giden askerlerin bir kaçı sağ salim dönmüş, Akif Efendi, onlardan da oğluyla ilgili bir malumat alamamıştı. Güzel gelini gün geçtikçe solmuş, güzelliğinden eser kalmamıştı.
Zaman zaman köyün yüksek tepesine çıkıp kocasının yolunu bekler, bugün de gelmedi diyerek kendi kendine konuşurdu.
Köyde herkes; “Akif Ağa’nın gelini kafayı bozmuş.” diyordu.
Bir tek Akif Ağa’nın gelini değildi, yol gözleyen nice analar evlatlarının, nice bacılar kardeşlerinin, sevgililer evlilik hayali kurduğu yiğitlerin yolunu gözlüyordu. Köydeki herkes sessiz haykırışlar içindeydi. Hemen her gün köye atlılar süvariler geliyor, Akif Ağa’nın hanesine misafir oluyordu. Akif Ağa hem oğlunun dönmeyişine hem de gelininin durumuna çok üzülüyordu. Çoğu zamanını çevre köylerde ahbap dost ziyaretleriyle geçiriyor, değirmendeki işleri de oğlu Şükrü yürütüyordu.
Bir gün akşam karanlığında, avlunun dış kapısı çalındı, peşinden, “Şükrü Ağa, Şükrü Ağa!” diye bir ses duyuldu.
Hemen toparlanıp dışarıya çıktı. Karanlıktaki adamı tanımaya
çalışsa da çıkaramadı Şükrü.
- Hayırdır kimsin? diye sordu.
- Ben Şükrü ağayı arıyordum.
- Evet, Şükrü benim dedi.
- Şükrü Ağa, ben Maden kazasının Muşali köyünden geliyorum. Tam dört gündür dolaşmadığım köy, kasaba kalmadı.
Elini öper üç çocuğum, bir de hanımım evde aç kaldı.
Kimselerden bir koşam bile buğday bulamadım. Hangi köye uğradıysam eli boş döndüm. Kime sorduysam Termezli köyünden Şükrü Ağa’da bulursun dediler. Kurbanın olayım beni boş çevirme!
Şükrü, gelen misafiri hemen evine davet edip yemek hazırlamaları için işaret verdi. Adamcağız işareti hemen anlayıp “Yooo çocuklarım orada aç dururken benim boğazımdan lokma geçmez, parası neyse veririm yeter ki beni buradan da eli boş gönderme.” diyerek durumunu arz etti.
Şükrü hemen ambara indi, eline aldığı bağ teştini idare lambası ışığında çinik ile ölçüp ölçüp çuvala doldurdu. Yedinde getirdiği başka hayvan olup olmadığını sordu. Çuval dolmuş bağ teştinin dibinde bir ya da iki avuç buğday kalmıştı. Şükrü Ağa adama sordu; ”Tek eşekle geldin, yedinde başka hayvan da var mı?” Adamcağızın gözleri fal taşı gibi açılmış, bildiği bütün hayır dualarını etti Şükrü Ağa’ya.
“Tek hayvanla geldim, bu kadarı hayvan ancak götürür, Allah senden razı olsun.” dedi.
Şükrü Ağa bir teştinin dibindeki buğdaya bir çuvala baktı, çuvalın ağzından tutup dibini birkaç kez yere vurdu.
Çuvalın ağzında eksilen yere teştin dibindeki buğdayı olduğu gibi doldurdu. Adamcağızın günlerdir çektiği yorgunluktan eser kalmamış, gözlerinin içi gülüyordu. Şükrü Ağa gecenin geç vaktinde misafiri yollamamak için epeyce ısrar etse de durduramadı.
Adamcağız; “Ben köyden ayrılmadan önce yavrularım dört gündür aç idi, ben köyden çıkalı beş gün oldu. Dokuz gündür ne haldeler, sen olsan kalır mısın Şükrü Ağa?” diye meramını anlattı.
Misafirin “Şükrü Ağa” lafı hoşuna gitmişti ancak “Biz ağa filan değiliz, bizim bir tane ağamız var o da Akif Ağa’dır. Biz, hepimiz onun hizmetkârıyız, sana verdiğim buğday da onundur. Hem soframızı bile şereflendirmedin bari yol azığı hazırlasınlar.” diyerek hanımına gözüyle işaret verdi.
Adamcağızın mazeretini yerinde buldu Şükrü Ağa.
Onlar seklemi dışarı çıkarıp hazırlayana dek hanımı iki omaçlı dürüm yapmış, bir çıkına sarmıştı bile. Misafir, bin bir dualarla ayrıldı evden. Köyün dışına kadar savuşturmayı ihmal etmedi Şükrü Ağa. Eve dönerken de hem Allah’a şükretti, hem de yoksullar için Allah’tan rızık diledi. Adamcağızın söylediği söz aklından hiç çıkmıyordu; “Yavrularım dokuz gündür aç.” Her aklına geldiğinde Yaratana yakarıp durdu.
Çiğdemler çiçek açmıştı. Gökyüzünde bulutlar renkten renge bürünüyor, adeta ressamlara poz veriyordu. Değirmene tek tük müşteri geliyor bunların da çoğu değirmenden buğday alıyor, öğütüp köylerine götürüyorlardı. Değirmenin ambarındaki buğday bırakın üzerine eklenmeyi her gün biraz daha eksiliyordu. Şükrü tekrar elini semaya kaldırıp; “Yarabbi bizi açlıkla terbiye etme, darda kalan kullarına ancak sen yardım eylersin.” diyerek yakardı.
İçi daralmıştı, kendini değirmenden dışarı attı, derin bir nefes aldı. Gözleriyle tabiatı süzdü. Köyün arazisini çepeçevre gözden geçirdi, neredeyse köyün bütün tarlaları boştu.
Birkaç tarlanın dışında gövermiş ekili tarla olmadığını fark etti. Ekili tarlaların çoğu kendilerinindi.
“Tabi yaa” dedi kendi kendine.
“Herkes Akif Ağa mı? Sanki ekin ekecek, çift sürecek adam mı kaldı köyde birkaç ihtiyarın dışında, senden gayrı genç mi var? Millet cephede oğlum Şükrü, sen burada değirmenin tıngırtısında milletle eğlenirken onlar cephede senin namusunu kurtarmaya çalışıyor. Can veriyor, kan döküyor, bayrak uğruna, toprak uğruna ölüyor, sen burada ekin ekiyor, çift sürüyorsun. Ödediğin bedel kaç can eder? Sen bedel ödedim diyerek kendini kandıradur hele.
Hani nerede Şevket ağabeyin, ya giden onca yiğitler! Şu köyden kaç kişi gitti? Dönen toru topu üç kişi. Daha geleli on gün bile geçmeden onları da geri çağırmışlar. Sen Termezli köyünde Akif Ağa’nın oğlusun. Hadi bu dünyada babanın parasıyla canını kurtardın. Ya öbür dünyada Peygamber’in, sahabelerin, şehitlerin hatta ağabeyinin yüzüne nasıl bakacaksın? Öde bakalım bedelini nasıl ödeyeceksen?” diyerek kendiyle hesaplaştı.
Şükrü kendisiyle hesaplaşadursun gün tepeyi çoktan aştı. Akşam karanlığı basmak üzereydi. Kendi kendine karar verdi.
“Bu topraklarda yaşamak için bedel ödemek lazım! Öyle tıngır mıngır değirmen döndürüp, yalandan yakarmakla bedel ödenmez. Baksana bir su gelmeden değirmen bile dönmüyor. Damla damla sızan su, arkı dolduruyor, arktan akan su çarkı, çark koca taşı döndürüyor. Sen de bir damla su ol, çark dönmezse un olmaz.” düşünceleriyle kararlılığını iyice pekiştirdi.
Bu kararlılıkla evine doğru yürüdü. Akif Ağa ve köyden birkaç ihtiyarın köy odasında oturduklarını fark etti. Son günlerde babası odayı sadece dışarıdan misafir geldiğinde açıyordu. Yine misafir var demek diyerek odaya girdi.
Selam verdi ve odadakilere bir göz gezdirdi. Babası selamını almadı.
Akif Ağa oğlunu her gördüğünde iş güçten haber sorar, bir gün sonraki yapılacak işleri sıralardı. Şükrü, bir an odadaki cemaatin ve babasının zihinlerini okudu, “Tabii ya milletin evladı cephede can çekişiyor Akif Ağa oğluna iş güç buyuruyor demesinler diye babam yüzüme bakmıyor.” diye yorumladı.
Akif Ağa elindeki doksan dokuzluk tespihi üfleyip dürdü büktü, cebine koydu. Yavaşça başını kaldırıp Şükrü’nün yüzüne baktı. Şükrü gözünü kekitmeden babasını izliyordu.
İçinden “Hele şükür.” dedi.
Akif ağa; “Oğlum, yarın askerlik şubesine gideceksin, seni istemişler.” dedi. Şükrü’nün birden gözleri parladı, oturduğu bardaklıktan fırlayıp babasının ellerine sarıldı.
Akif Ağa elini öpmesine mani olmaya çalışsa da bir anlam veremedi Şükrü’nün heyecanına “Hayırdır oğlum niye elime sarıldın?” dedi.
Şükrü; “Ağam, kurbanlar olduğum ağam, ben de ne zamandır bu konuda seninle konuşmak istiyordum. Cümle alemin yiğit evlatları cephede vatan için çarpışıp can verirken senin oğlun ağasının ödediği diyet karşılığında Termezli köyünde çalım satıyor. Millet cephede aç susuz, yırtık çarıklarla gece gündüz demeden namusumuzu korumaya çalışırken, toprağa sarılıp yatarken, ben yün döşekte keyif çatıyorum. Hadi bu dünyayı senin paranla kurtardım, ya yerin altında beni kim kurtaracak?” dedi.
Akif Ağa hiç sesini çıkarmadan can kulağıyla oğlunu dinledi.
Şüphesiz onun da diyecekleri vardı ama oğlunu sonuna kadar dinlemeye karar verdi.
Bir ara sözün arasına giren komşu ihtiyar; “Oğlum sen ne diyorsun? Eğer sen de gidersen bu ümmeti Muhammed’in yeygisini kim öğütecek?” sorusuna Şükrü; “Er-rızku alallah, rızıkları veren Allah’dır, eğer imanınızdan şüpheniz yoksa rızkınızdan da şüphe etmeyin.” diyerek kararlılığını dile getirdi.
Bir başka ihtiyar; “Oğul sen haklısın haklı olmaya ancak baksana köyümüzde mezar kazmaya bir tek genç bile yok, ola ki hak vaki olur da ölürsek mezarımızı kim kazacak, cesedimiz ortalarda mı koksun?” dedi.
Şükrü, aldığı karardan dönmeyeceğini kararlılıkla anlatmaya çalıştı; “Ali emmi kimin cenazesi ortada kalmış ki seninki kalsın? Sen cansız bedenini düşünüyorsun da ya beni kim kurtarsın? Şu köyün gelinleri, kızları, onca yiğitlerin anaları beni her görüşünde ah çekip yoksulluğun gözü kör olsun diyerek bakışlarıyla her gün sineme kurşun sıkıyorlar. Söylemeye dilin varmasa da sen de aynı şeyleri düşünmüyor musun? Değirmeni babam döndürür, mezar konusuna gelince; Allah vekil, benim diyeceğim budur ağam. Senin desturuna hayır duana ihtiyacım var, yoksam çoktan gönüllülerle birlikte çeker giderdim. Ben kararımı verdim yeter ki sen helalliğini esirgeme benden.” diyerek son sözlerini söyledi.
Akif Ağa bir oğluna baktı, bir de odada oturan cemaati tek tek gözden geçirdi. Tabakasında önceden sardığı sigarasını ateşleyip derin bir nefes aldı. Gözlerinde biriken yağmur bulutları sigaranın dumanıyla gizlendi, çektiği her nefeste adeta ciğerleri közlendi. Büyük oğlu Şevket’in dönmeyişi, gelini Fadime’nin ruh sağlığının bozulması, Akif Ağa’yı büsbütün yıkmıştı. Şimdi elinin değneği Şükrü de gidiyor, iyiden iyiye yalnızlaşıyordu.
Gerçi, diğer iki oğlu Osman ile Ali de vardı ancak eli iş tutacak yaşta değillerdi.
Kızlarının üçü gelin olup uçmuştu yuvadan.