Nisan ayı sonlarında Arıburnu civarına ilk kara indirmesi yapıldığı haberi geldi. İngiliz donanmasına ait dört gemi dolusu askeri Arıburnu’ndan çıkarma yaparak Kabatepe bölgesine ilk hücumunu yaptığı ve sıcak harbin başladığı gelen silah seslerinden anlaşılıyordu. Çok geçmemişti ki karaya çıkan askerler Arıburnu ve Kabatepe uç mevzilerini ateşm altına aldı. Bunun, gemiler dolusu askerleri karaya indirmek için bu mevzilerden açılacak ateşi önlemeye yönelik taktik olduğu anlaşılıyordu. Bunlara hazırlıklı olan birliklerimiz gerekli cevabı verdi ve akşamüzerine doğru hücum eden düşman geri püskürtüldü ancak bölük ilk şehidini de verdi.
Düşman askerleri Kabatepe’deki mevzilerimizi yoğun topçu ve makineli tüfek ateşine tutması sonucu İbrahim Çavuş’un yedinde bulunan bir askeri şehit düşmüş ve bu mevzideki askerler değiştirilmişti. Hemşerisi İbrahim’in döndüğünü gören Mehmet hemen yanına koştu, sarıldı. İbrahim Çavuş’un anlattıkları hiç de iç açıcı değildi. Kıyıda indirme yapmayı bekleyen bir sürü gemi vardı. İngiliz birlikleri her gün bir mevziiyi yokluyor bir türlü istediği neticeye varamıyordu.
Askerlerimiz çelikten sur olmuştu, her defasında düşman elleri boş dönüyordu. Gece yarısı dere içerisinden bir çığlık sesi duyuldu. Kumandan, İbrahim Çavuş ile birlikte iki eri yanına katarak sesin geldiği dereye gidip bakmalarını istedi.
İbrahim Çavuş ve arkadaşları temkinli bir şekilde dereye indiler. Dere kenarında hiç susmaksızın çığlık atan adamın yanına beş metre kalana kadar yaklaştılar. İbrahim Çavuş etrafı kolaçan ettikten sonra; “Kimsin?” diye sordu. İbrahim Çavuşun sesini duyar duymaz daha çok çığlık atmaya, ellerini havaya kaldırıp oturduğu yerden bilinmeyen bir dilde haykırmaya başladı. İbrahim Çavuş arkadaşlarına çevre emniyeti aldırarak yerde yatan adamın yanına yaklaştı, silahını alıp arkadaşına teslim ettikten sonra üzerini kontrol ediyordu ki sırtında derin bir yara olduğunu fark edip; “Arkadaşlar bu adam yaralı, sanırım İngiliz askeri, siz tedbiri elden bırakmayın.
Ben bunu sırtıma alayım.” dedi. İbrahim Çavuş sırtına aldığı İngiliz askerini bölük karargahına götürdü, kumandana teslim etti. Kumandan, İbrahim Çavuş’a beklemesini işaret etti. Yaralı İngiliz askeriyle konuşmaya çalıştı. İngiliz askeri yarayı alır almaz bayılmış, kendine geldiğinde de susuzluğunu gidermek için dereye kadar sürünmüştü. Hemen bir sedye istendi, sedyeye alınan İngiliz askeri iki askerimiz tarafından Sarıyer’e sevk edildi.
İbrahim Çavuş, bu olayı arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşlarından biri; “Neden öldürmedin de sırtında taşıdın gavuru?” diyerek öfke kustu. İbrahim Çavuş; “Bizde aman dileyene el kalkmaz aslanım.” diyerek asil bir duruş sergiledi.
İngiliz birlikleri Arıburnu civarından çıkarma yapacağını iyice belli etmişti, bu yüzden de diğer bölgelerden Kabatepe ve Arıburnu mevkiine asker kaydırıldı. Bu bölgede neredeyse ayak basacak yer kalmamış gibiydi. Her taraf askerle dolmuş, sıhhiyesi, lağımcıları, mekkaresi ile tam bir ordu kışlasına dönüşmüştü.
Bazı günlerde İngiliz birlikleri gece sızmaya çalışıyor fakat amaçlarına muvaffak olamıyorlardı. Gündüz yapılan muharebeler esnasında bölükler birbirine karışıyor, akşam olduğunda ise sağlıklı bir sayım yapılamıyordu. Kaybolan askerlerin şehit ya da yaralı olup olmadıkları da bilinmiyordu.
Düşman her gün bir saldırı düzenliyor, özellikle Arıburnu ve çevresini ağır top ve makineli tüfeklerle cehenneme çeviriyordu.
Mayıs ayı başlarında yapılan saldırılarda birçok bölük komutanı, takım komutanı ve erat şehit olmuştu. Düşmanın da ağır kayıpları olması muhtemeldi. İki gün boyunca muharebe alanından şehit ve yaralılar toplandı. Bu çatışmada İbrahim’in bölük kumandanı da yaralanmış ancak yarasının hafif olması sebebiyle bölüğünün başında kalmıştı. Neredeyse bölüğün yarısı telef olmuş, yerlerine başka mevkilerden destek gönderilmişti. Alaydan gelen bir emirde şöyle deniyordu; “Düşman saldırılarına daha dirayetli karşılık verebilmek için her cephede iki bölük hazır bulundurulacak. Bir bölük düşmanla muharebe ederken diğeri hemen ardında yedek tutulacak.
Ertesi gün muharebe eden bölük dinlendirme maksadıyla geride duracak ve diğer bölük düşman askerlerine karşılık verecek.” Bu plan işe yaramış, saldırıya geçen İngiliz birlikleri ağır zayiata uğramışlar, geride yüzlerce ölü ve yaralı bırakmışlardı.
Tatile gelir gibi kasaba ve şehirlerden gemilere doldurulup Çanakkale’ye getirilen zavallı askerler Osmanlı’nın adını duymuşlardı fakat şamarını ilk kez yemenin şaşkınlığı içerisindeydiler. O gün yüzlerce kayıp, binlerce yaralı veren kraliyet ordusu, “Hasta adam” diye gördüğü Osmanlı’nın can boğazına el uzatmanın bedelini oldukça ağır ödemişti. Tüm askerlerin morali bozulmuş, kaçacak bir yerleri olmadığından kaderlerine razı olmuşlardı. Osmanlı askerleri hakkında yapılan çirkin propaganda hemen etkisini göstermişti. Kin ve nefretle ikinci bir saldırıya hazırlanmaya başladılar. Ellerindeki bütün silahları hazır hale getirdiler. Önce top atışlarıyla mevzileri vurmaya başladılar, peşinden hücuma kalkarak mevzilerimizi işgal etme çabasına girdiler. Türk birliğinin hücuma kalktığını görünce makineli tüfeklerle askerlerimizi ekin biçer gibi yere serdiler. Bu muharebe esnasında Çekerekli hemşerisi kayıplar arasındaydı.
Mehmet, Balkan Harbi’nde de benzer birçok manzarayla karşılaşmıştı fakat böylesine insafsız bir savaş görmemişti.
Her hücuma kalktıklarında oldukça cesur davranıyor, düşmanın makineli tüfek atışlarına aldırmadan sürünerek makineli tüfek mevziine yaklaşmaya çalışıyordu. Ellerindeki tüfeğin atış menzili kısa olduğundan her seferinde onlarca zayiat veriyorlardı. Bölük kumandanı Mehmet’in ne yapmak istediğini bildiğinden bu fevri davranışına müsaade ediyordu.
Aynı kafadan bir de arkadaş bulmuştu kendine. O arkadaşı da yakın hemşerisi İbrahim idi. O da en az Mehmet kadar gözü pek bir yiğitti.
İbrahim, hemşerisi Mehmet’in tecrübesini bildiği için gözünü budaktan esirgemiyor, onun her sıçrayışında o da yerinden fırlıyordu. Birbirilerinin beyinlerini okuyorlardı adeta. Bir gün bölük Kabatepe mevkiinde yakın muharebeye girmiş, koca bölüğün yarıdan fazlası şehit düşmüştü. İbrahim ile Mehmet bu muharebede fiziki yara almamışlardı fakat onlarca askerin şehit düşmesi ruhlarına yüzlerce süngü saplanmıştı sanki. Geriye dönüp baktıklarında her tarafın arkadaşlarının cansız bedenleriyle dolu olduğunu gördüler. Yüreklerindeki yara daha da büyümüş, daha bir kinlenmişlerdi.
Mehmet hemşerisi İbrahim’e dönerek; “Eğer şu gevezeyi (makineli tüfek) susturmaz isek bu kardeşlerimizin kanları bize haram olsun.” dedi. Beraber ant içtiler. İbrahim sıçradığı esnada Mehmet ateş ediyor, Mehmet sıçrıyor, İbrahim, Mehmet’i ateşiyle kolluyordu. Ortalık toz duman, her yer kan revan içindeydi. Sağ kanattan “Allah Allah” nidaları yükseldiği bir anda makineli tüfeğin namlusu yön değiştirip sesin geldiği tarafa doğru çevrildi ve durmaksızın ateş etti. Bunu fırsat bilen Mehmet ile İbrahim iki sıçramada makineli tüfek mevziini ele geçirmeyi başardı. Makineli tüfeği kullanan İngiliz askerini de sağ yakalamayı başarmışlardı. Çiğdemli kasabasından Sivrioğulları’ndan İbrahim arkadaşı Mehmet’e; “Hele sen şunu bi elinde tut bakalım, onun icabına sonra bakarız.” diyerek makineli tüfeğin başına geçti ve kaçmaya çalışan İngiliz askerlerini kendi silahlarıyla yere sermeye başladı.
Hedef ele geçirilmişti ancak yüzden fazla şehit ve yaralı vardı.
Bölük kumandanı bile şehit düşmüştü. Sıra askerlerimize ölüm kusturan İngiliz makineli tüfekçisi Tomi’ye gelmişti.
İbrahim, esir aldıkları İngiliz askerine yerde yatan şehit kardeşlerini göstererek, konuştuklarını sanki anlıyormuşçasına; “Ulan kafir, şurada yatanların hepsi insan, hepsinin çoluğu çocuğu var. Sen taa İngiltere’den gelmişsin benim vatanımı ele geçirmeye çalışıyorsun. Bunlar ise vatanlarını, namuslarını korumaya çalışıyor. Ben, seni esir olarak teslim etsem bu kardeşlerim bana rahat uyku uyuturlar mı?” dedi. Esir İngiliz askeri İbrahim’in konuştuklarından hiçbir şey anlamıyor, sadece teslim kelimesini sürekli tekrar edip duruyordu. İbrahim o kadar öfkeliydi ki başını öne eğen İngiliz askerinin çenesinden tutarak kafasını yukarı kaldırdı ve diğer eliyle yerde yatan yiğitlerin cansız bedenlerini gösterdi. İngiliz askeri bildiği tek kelimeyi tekrarlayıp durdu. Bölükte yara almayan askerler yerde yatan arkadaşlarının başlarına dağılmışlar, kimi yaralı olanlara yardım etmeye çalışıyor kimi de şehit olanların başucunda Fatiha okuyordu.
Mehmet ile İbrahim ise teslim aldıkları İngiliz makineli tüfekçisiyle az önce olup biten vahşetin hesabını görüyorlardı.
İbrahim hemşerisi Mehmet’e; “Şunu olduğu yere diz çöktür.” dedi. Mehmet, İngiliz askerinin iki omzuna birden bastırarak diz çöktürüp toprağı öper bir vaziyet aldırdı. İbrahim çantasından çıkardığı bıçağı İngiliz’e hiç fark ettirmedi.
Mehmet’e sıkıca tutmasını söyledi. Mehmet, arkadaşına mani olmaya çalıştı ve; “Sen değil miydin, aman dileyene merhamet gerek, diyen.” dedi. Daha on beş gün öncesi dereden sırtına alıp getirdiği yaralı askeri hatırlattı, “Birliğe götürelim ne yaparlarsa yapsınlar.” dedi. İbrahim; “Sen ne diyorsun hemşerim? Bu kâfir değil miydi gevezeyle kardeşlerimizi yere seren. Şimdi sen diyorsun ki birliğe teslim edelim, merhamet edelim. Hem o askerle bunun durumu aynı mı? Yarın harp bitince bu kafiri memleketine yollayacaklar, bu da orada şu kadar Türk öldürdüm diye kahraman olarak dolaşacak. Yerde yatanlara senin yüreğin acımıyor da bu İngilizce mi acıyorsun?” dedi ve bıçağı boynuna çaldı. Hem Mehmet’in hem de İbrahim’in eli yüzü kan içinde kalmıştı. İngiliz askeri kurbanlık koyun gibi debeleniyordu. O İngiliz askerini orada öylece bıraktılar, makineli tüfeği ikisi bir tutuşup birliğin bulunduğu bölgeye gittiler.