Beyyurdu köyünden Üsüğün Oğlu Mustafa’nın dört oğlu vardı. Balkan Harbi’nden sağ salim dönen oğlu Mehmet’i hiç vakit kaybetmeden kendi köyünden bir kız ile evlendirdi.
İkinci oğlunu evermenin mutluluğunu yaşadı. Diğer oğlu da yetişmişti fakat ağabeyi Mehmet’in önüne geçmek istemedi. Üsüğün Oğlu Mustafa harmanı kaldırır kaldırmaz peşi sıra yetişip gelen Hüseyin’i baş göz etmeyi planlıyordu.
Nuri ise daha çocuk denecek yaştaydı. Mehmet, askerlik görevini Balkan Harbi’nde hakkıyla yapmış hiçbir yara almadan köyüne, yuvasına dönmüştü. Babası hiç vakit kaybetmeden bir ay içerisinde onu komşularının kızı Mevlüde hanım ile nişanlamıştı. Harman hasıl işleri başlamadan ilkbahar mevsiminde de davullu, zurnalı düğün yaptılar. Yaz mevsimi gelip çatmış, tarlalarda ekinlerin yeşil rengi sarıya boyanmıştı.
Üsüğün oğlu Mustafa’nın keyfine diyecek yoktu. Hem oğlu Mehmet’in Cepheden sağ salim gelmesi, hem de yurt yuva kurması, ona farklı bir heyecan vermişti. Mustafa Ağa’nın oğulları köyde yiğitliğiyle nam salmıştı.
Tırpanlar dişendi, kağnıya sal çatıldı. Irgatlık mevsimi başlamıştı. Mustafa Ağa’nın evlatları, Şarlakkaya mevkiindeki tarladan işe başladılar. Mustafa Ağa, hem bedenen hem ruhen rahata kavuşmuş, vakit namazlarını camide kılıyor, bazen de oğullarıyla birlikte tarlaya gidiyordu.
O gün akşama kadar düven dişledi, yaba ve anadutları tamir etti. Üç yiğidin babası olmak ne büyük servetmiş diye böbürlendi. Okunan ikindi ezanıyla kendine geldi ve; “Tövbe yarabbi, o canları sen yarattın, böbürlenmek ne haddimize.” diyerek Mevla’dan af diledi. İkindi namazını evinde kıldı, tam dualarken Beyyurdu köyünde tellalın sesi duyuldu.
Köydeki herkesin köy meydanında toplanması isteniyordu. İş güç zamanı böyle bir toplantı vesaire olmazdı. Mustafa Ağa omzuna ceketini atıp köy meydanına doğru yürüdü. Köy meydanına vardığında beş, on kişi anca birikmiş, herkes birbirinden konu hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Muhtara soruyorlardı ama onun da beti benzi atmış, ağzını bıçak açmıyordu.
Köy odasının atlığının kapısında bağlı eğerli iki at herkesin dikkatini çekmişti. Atların eğerli olması dışarıdan gelen misafir olduğunu gösteriyordu.
Zaman zaman Çapanoğlu beyleri bu köye gelirler, hasbihal ederlerdi. Zaten köyün adı da bu beylerden geliyordu.
Köyün arazisinin yarıdan fazlası Çapanoğlu beylerine aitti. Köylü eker biçer, icar bedeli olarak da beylere arpa, buğday verirlerdi. Çapanoğlu beyleri herkes tarafından sevilir sayılır, beyler de bu köy halkını kendi ailesi sayardı.
Köy meydanında toplanan ahali, önemli bir sorun olduğunda hem fikirdi. Kendilerince yorum yapıyorlar; “Eğer gelenler bizim beyler ise köylüyü bu şekilde çağırmazlar.” diyorlardı. Herkes kendince bir yorum getirdi. Gün batmış, hava henüz kararmamıştı. Köy meydanı oldukça kalabaydı.
Köy odasının kapısından iki askerin çıktığını fark eden köy halkı, şaşkın bakışlarla askerleri süzdüler. Muhtar, askerler köye geldiğinde köylünün çoğunun tarlada olduğunu söyleyerek yemek hazırlatmış; “Siz yemeğinizi yiyene kadar ben köylüyü buraya toplarım.” demişti. Askerler de çevredeki en büyük köy olması sebebiyle ellerindeki oldukça uzun isim listesini kumanın bizzat kendisinin okumasını istemişti. Süvari teğmen hava kararmadan duyurusunu yapmak istiyor, köyün ara sokaklarından başka gelen var mı diye bakıyordu.
Teğmen odanın duvarının dibindeki binek taşına çıktı, kalabalığa tekrar göz gezdirdi. Herkesin sükûnet içerisinde dinlemesini, fazla bir zamanının olmadığını söyledi. “Ben, Çekerek karakol komutanlığından geliyorum, bu akşam vakti sizleri buraya toplamamızın sebebi şu: Devletimiz tarafından yeni bir seferberlik ilan edilmiş olup, devletimizin istikbali milletimizin geleceği tehlike arz ettiğinden Osmanlı Devleti seferberlik ilan etmiştir. Birazdan okuyacağım listede adları yazılı olanlar en geç yarın sabah Çekerek karakolunda hazır bulunacaktır. Listede adları yazılı olup da gelmeyenlerin hakkında vur emri vardır. İsimleri okuyorum, herkes dikkatlice dinlesin, her hangi bir maruzatı olanlar derdini şube reisine anlatsın.” diyerek isimleri bir bir sıraladı.
Kumandan isimleri okurken kalabalıkta bir uğultu başladı. Okunan isimler arasında askerliğini yıllar önce yapmış olanlar da vardı. Aynı evin hem babası hem oğlu bile vardı. Bir yanlışlık olmalı diyorlar, kırk yaşındaki adamların maskere çağırılmasına ihtimal vermiyorlardı.
Hava karardığı için idare lambası yetersiz gelmiş, bir tezeğin üzerine lambadaki gaz yağı dökülerek onun aleviyle köy meydanı birazcık aydınlanmıştı. Kumandanın yarım saatte bitirdiği listeyi köy halkı yeniden okumasını istiyordu.
Kumandan; “Gerekli bilgileri muhtara verdik, çağrı pusulalarını muhtar sizlere dağıtacaktır.” dedi. Askerler tam ata binerken Üsüğün oğlu Mustafa; “Bu nasıl bir iş kumandan efendi.” diyecek oldu. Teğmen; “Devlet var ise siz varsınız.
Şimdi, Devletin başı dertte, bu Devlet’i koruyacak olan da siz ve evlatlarınızdır.” diyerek atını kamçıladı ve ayrıldı.
Herkes muhtarın etrafında daire oluşturdu. Sıra Üsüğün oğlu Mustafa’ya geldiğinde üç oğlu birden çağırılmıştı.
“Mustafa oğlu Mehmet, Mustafa oğlu Hüseyin, Mustafa oğlu Halil” isimleri okundu ve pusulalarını teslim aldılar. Beyyurdu’ndan seksenin üzerinde kişinin adları okunmuştu. Mustafa Ağa diğer oğulları askerliğini yapmadığı için onların çağırılmasını makul karşıladı, ancak oğlu
Mehmet Balkan Harbi’nden döneli daha bir yıl bile olmamıştı.
Üstelik daha yeni evlenmişti. En çok da ona üzülüyordu.
Mehmet Balkan Harbi’nde edindiği tecrübe gereği anasına üç kardeşi için ayrı ayrı çantalar içerisinde azık hazırlatmıştı.
Önce hanımı Mevlüde ile helalleşip; “Seni, sana ve Allah’a emanet ediyorum.” dedi. Hanımı öyle bir söz etti ki Mehmet ardına bakma gereği bile görmedi. Mevlüde gelin yiğidine; “Ben bu eve gelinlik ile girdim kefen ile çıkarım, gözün arkada kalmasın.” demişti.
Mevlüde gelinin bu sözleri Mehmet’e dünyaları vermişti. Toru topu iki cümle söz sarf etmişti ama bu kelimeler, Mehmet’in beyninde yankılanıp durdu.
Asker adayları, anneleri Emine hanımın ve babalarının ellerini öperek köy meydanına yöneldiler. Köy meydanı sabahın ilk ışıklarında kadın, kız, çoluk çocuk demeden dolmuş, şubeye çağırılan yiğitler ellerinde pusula, kiminin eli kiminin saçı kınalı vaziyette köy sancağının etrafında toplanmışlardı.
Köy imamı kısa bir konuşma yaptı ve uzunca dua etti. Beyyurdu köyü mateme bürünmüş, ayrılık vakti geldiğinde koyunun kuzudan ayrılma anı gibi ağıtlar karşı tepelerde yankılanmıştı.
Mehmet, kardeşlerinden hiç ayrılmıyor, bütün deneyimlerini kardeşleri Hüseyin ile Halil’e aktarıyordu. Ne de olsa üzerinde hala cephenin tozu vardı.
Askerlik şubesine vardıklarında mahşeri bir kalabalık ile karşılaştılar. Köy köy listeler kontrol ediliyor, daha önce askerliğini yapmış olanlar oradan ayrılıyorlardı. Mehmet kardeşleriyle helalleşti ve belki bir daha görüşmek nasip olmaz diyerek Çorum tarafına gidecek birliğe dahil oldu.
Hüseyin ile Halil Tokat üzerinden doğu cephesine gidecek kafileye seçilmişlerdi.
Mehmet’in bulunduğu birlik önce Çorum’a oradan da Samsun’a kadar yaya olarak intikal etti. Samsun’dan vapur ile İstanbul’a geçtiler. Mehmet İstanbul’a yabancı değildi. Balkan Harbi öncesinde de buralara gelmiş, yine buradan cepheye sevk edilmişlerdi. “Yine balkanlara yol göründü, Bulgar gavuru yine boş durmuyor.” diye aklından geçirdi.
İstanbul, Okmeydanı’nda aylarca talim gördüler. Sonra da vapurlarla Çanakkale’ye sevk edildiler.
Gelibolu yarımadası asker ile dolmuştu. Ağustos ayının son haftasıydı. Ramazan ayı olması münasebetiyle askerler oruç oldukları halde hem ağustosun sıcağına aldırmadan mevzi kazıyorlar hem de Allah’a olan borçlarını eda ediyorlardı.
Verilen emirler doğrultusunda önlerdeki çalı çırpının, ağaçların on metre gerisine derin mevziler kazıldı. Bu çalılıklar arasına düşmanı aldatmak için kazılmış mevziler sadece gözetleme mevzii olarak kullanılıyordu. Topçular toplarını gizliyor, denizin içi ise ayrı bir dünya teşkil ediyordu.