O günlere dönelim, büyük zafer öncesine... Milli ordu kurulmuş, ufuklarda zafer ümitleri belirmiş... Büyük zafer için son hazırlıklar tamamlanmak üzere... Yunan orduları ilk tokadı yemiş, Türk'ü yere sermenin; Ankara'yı ele geçirmenin bir hayal olduğunu anlamış...
İşte bu sıralarda ordu ve halk için bir İstiklâl Marşı isteği doğuyor. Hükümet de, İstiklâl Marşı için şairler arasında bir yarışma açıyor. Birinciliği kazanacak olan şiirin sahibine 500 lira mükâfat da konulmuştu. 500 lira o zaman için büyük para... Millî Eğitim Bakanlığı tarafından idare edilen bu yarışmaya 724 şiir katılıyor...
Tabi ki, dönemin en önemli şairlerinden birisi olan Mehmet Âkif, bu yarışmaya katılmıyor, katılamazdı...
O’nun yaradılışı, böyle yarışmalara katılmasına uygun değildi. Çünkü işin içinde para mükâfatı olması hoşuna gitmiyordu.
Evet, yarışmaya 724 şiir katılmıştı fakat hiçbirisi istenilen nitelikte değildi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı  Hamdullah Suphi Tanrıöver ve arkadaşları Mehmet Âkif’e başvurdular.
Âkif, millet için yapılacak bu işi para karşılığında yapamayacağını belirterek başvuruyu geri çevirir. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey kendisinin yarışma dışında tutulacağı sözünü vererek yarışmaya katılmasını rica eder.
Buradaki vatan, millet sevgisini görüyor musunuz? Dönemin en ünlü şairlerinden birisi, sırtında giyecek paltosu olmadığı halde, çok ihtiyacı olduğu halde; millet için yapılacak bir çalışma karşılığında verilecek parayı kabul etmiyor...
Günümüzde böyle bir örneğe rastlayabilir misiniz? Bugün, zenginlikleri arşa vurmuş insanlar bile devletten üç kuruş koparabilmek için yarışırken; dün Âkif, ihtiyacı olduğu halde karşılık beklemiyor, istemiyor...
İşte bu maneviyatla yazıldı İstiklâlimizin Marşı...
Mehmet Âkif...
Ayazlarda paltosuz dolaşan, elleri üşüyen ama yüreğinde vatan ve millet aşkından kocaman bir alev barındıran büyük insan...
Burdur Milletvekili olan Mehmet Âkif, Meclis’te en hararetli müzakerelerin ortasında, gece rüyasında, kısaca her anında İstiklâl Marşı’nı yazmıştı.
İmanla, inançla ve ecdadı yedi cihanı titretmiş bir Türk olmanın verdiği gururla yazılan dörtlükler birbiri ardına sıralanmıştı...
Daha doğrusu İstiklâl O’na gelmişti... İstiklâl O’na yazdırılmıştı...
Bir milletin heyecanını ve kahramanlıklarını, kısaca İstiklâl Mücadelesini kâğıda aktarmak her insanın yapacağı iş değildi... Âkif seçilmiş bir insandı. O, Türk’ü İstiklâl’le kaleme almıştı...
İstiklâl Marşı, TBMM’de 12 Mart 1921’de dört defa okunup ayakta alkışlanmış, Meclis’i bir coşku tufanı kaplamıştı. İşte o gün kabul edilmişti marşımız...
İstiklâl Savaşı bitmişti... Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Savaşının kazanılmasından mutlu ve mesrurdu. Konu İstiklâl Marşı’na geldiğinde de yatağından zor da olsa kalkıyor ve konuklarına diyordu ki:
“İstiklâl Marşı, o günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların ızdıraplar içinde halâs (kurtuluş) dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. O’nu kimse yazamaz. O’nu ben de yazamam. O’nu yazmak için, o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim milletime karşı en kıymetli hediyem budur.”
İstiklâl Marşı ve Mehmet Âkif Ersoy, Türk bayrağı dalgalandıkça, bu millet var oldukça unutulmayacak, kalplerde yaşayacaktır...