İsmail Çavuş ‘Oğlum her tarafın kan, yaralanmadın da bu kan neyin nesi?’ dedi. 
Hemen elimi çantaya atıp gavurun kellesini çıkardım.
Hemen hepsi korkmuştu. Gavurun altın sarısı saçları kızıla bezenmiş, gözleri yarı açık vaziyetteydi. 
‘Hemşerim ben size demedim mi? Ben buraya kadar geldiysen elim boş dönmem.’ dedim...”
Odada oturan köylüleri bu cephe hatırasını hiç dinlememişlerdi.
Mustafa Onbaşı’ya daha bir farklı gözle bakmaya başladılar. 
Mustafa Onbaşı, sözü misafir arkadaşına teslim ederek “Gerisini de sen tamamla.” dedi. 
“Komşular şimdi benim sözüme inandınız mı? Vallahi de deli billahi de deli. Kimin aklına gelir sen git gavurun kellesini kes bir orduyu peşine tak. Neredeyse hepimizi öldürecekti bunun deliliği.” diyerek girdi söze. 
“Orada silahlar patlar patlamaz kendimizi dereye zor attık. Derenin içinde kurşunlar başımızın üzerinden cıv cıv deyip geçtikçe yüreğimizin yağları eridi. Biz Mustafa kesin şehit oldu diye düşündük. Dere içinden biraz aşağı doğru ilerledik, sonra atış menzilinden çıktığımızı fark edip bayırı aştık. Her ihtimali göz önünde bulundurarak yanlış bir istikamete gitmemek için bayırın diğer yüzünde sabahın olmasını bekledik. Ha bir de bu delinin hesabını nasıl vereceğimizi düşündük.”
Odadaki ihtiyarlardan biri “Peki siz oraya giderken silahsız mı gittiniz?” diye sordu. 
İsmail Çavuş “Hiç silahsız gidilir mi? Elbette ki silahımız var ancak dokuz kişi bir orduya baş gelebilir mi? Tek bir mermi yaksak anında makineli tüfeklerle bizi ekin biçer gibi biçerlerdi. Hadi Mustafa deli ama biz onun kadar deli miyiz?” dedi ve devam etti.
“Mustafa oğlum bu gâvurun kafasını kestin şimdi ne demeye çantanda taşıyorsun, ne yapacaksın bunu diye sordum. ‘Götürüp bölük kumandanına teslim edeceğim.’ dedi. ‘O zaman şu cenabet herifin kellesini yıka da öyle teslim et, bu vaziyette olmaz.’ dedim. Birliğe vardığımızda bölük sabah içtiması için toplanmıştı. Bölük kumandanının postası geldiğimizi görünce hemen koşup kumandan efendiye haber vermiş. Kumandanın derhal benim çadıra gelsinler emri üzerine doğru çadıra gittik. Kumandan Mustafa’yı eli yüzü kan içerisinde görünce şaşırdı; ‘Oğlum madem yaralısın sen ne diye geldin, alın bunu revire götürün.’ diyordu ki Mustafa ‘Kumandanım ben de yara filan yok, üzerimdeki gavurun kanı.’ dedi. Kumandan benim gözüme baktı ve ‘Anlat bakalım çavuş neler oldu?’ dedi. Ben de sözü fazla dolandırmadan; ‘Kumandanım, Mustafa Onbaşı Yunan nöbetçi askerinin kafasını kesti ve size hediye olarak getirdi.’ dedim. Kumandanın duyduklarına inanası gelmemiş olacak ki Mustafa’ya baktı; ‘Anlat bakalım Mustafa, doğru mu çavuşunun söyledikleri?’ diye sordu. Mustafa, yıkamaya bile fırsat bulamadığı Yunan askerinin kafasını çantasından çıkarıp; ‘İşte kumandanım size hediyem olsun.’ dedi. Kanlar içerisindeki Yunan askerinin kafasını gören kumandanın beti benzi attı. Sevinci yüzüne yansımamıştı. Verdiği görevi fazlasıyla yerine getirdiğimizi düşünerek tek tek alnımızdan öptü, sıra Mustafa’ya geldiğinde ise; ‘Senin ödülün sonra, hele şu elini yüzünü yıka, üzerini değiş, gel.’ dedi. Mustafa kumandanın postasıyla birlikte gidip elini yüzünü yıkadı, yeni elbiselerini giyinmiş olarak kumandanın karşısına çıktı. Kumandan yeni bir çantaya koydurduğu kesik başı Mustafa’ya teslim ederek ‘Gel benimle.’ dedi. Birlikte ordu karargâhına gitmişler. Mustafa Onbaşı sonra ne oldu anlat bakalım.” dedi.
Mustafa anlatmaya başladı: “Vardığımızda İsmet Paşa tekmil alıyordu. Sıra bize geldiğinde bölük kumandanımız İsmet Paşa’nın yanına sokularak kısık sesle bir şeyler söyledi, sonra da beni yanlarına çağırdılar. Kumandan göz işaretiyle kendimi tanıtmamı istedi. Ben de gür bir ses ile ‘Ankara vilayet, Bozok sancağı, Sorgun nahiyesi, Altınsu karyesinden Osman oğlu Mustafa’ diyerek tekmil verdim ve ‘Maruzatım var Paşam.’ dedim. İsmet Paşa ‘Anlat bakalım nedir maruzatın?’ dedi. Ben de hemen çantadaki Yunan askerinin kellesini çıkararak İsmet Paşa’nın masasına bıraktım ve yine gür bir sesle ‘Düşmanımızın ömrü bu kadar olsun Paşam.’ diyerek bir adım geri çekildim. ‘Bu ne oğlum, nerede, nasıl becerdin? Anlat bakalım.’ dedi. Olanları kısa yoldan İsmet Paşa’ya da anlattım. İsmet Paşa oturduğu sandalyeden ayağa kalktı ve alnımdan öptü. ‘Evladım dileğin nedir?’ diye sordu, ben de ‘Allah’tan sizler için hayırlı ömürler dilerim.’ dedim. İsmet Paşa ‘Oğlum senin dileğin nedir, ne dilersen dile benden!’ diyerek bir kez daha sordu. Ben de ‘Paşam ben yeni evliyim, sizden izin dilerim.’ dedim. İsmet Paşa ‘Evladım masa üzerindeki kesip getirdiğin düşman askerinin kafası, üstelik kaç adım ötede olduğunu sen benden daha iyi biliyorsun, onca kesilecek kafa dururken sen gelmiş benden izin istiyorsun, hadi yıkıl karşımdan.’ diyerek tebessüm etti. Oradan bölüğe döndüğümde herkes beni kahraman gibi karşıladı. Ben elimi yüzümü yıkamaya gittiğimde kumandan postasına talimat vermiş, beni onbaşılığa terfi ettirmişti. İsmail Çavuş’un deli deyip tutturduğu meselenin de özü bu.” diyerek gecenin unutulmaz sohbetini noktaladı. Eski adı Horuk olan Altınsu köylüleri her fırsatta 1315 doğumlu Osman oğlu Mustafa dedeyi çevirirler, “Şu Yunan askerini nasıl kestin?” diyerek tekrar tekrar dinleme ihtiyacı hissederlerdi. “Dinçer” soyadını alan Gazi Mustafa Onbaşı  1979 yılında hayata gözlerini yumdu.
Kaynak Kişiler: Gazi Mustafa Onbaşının oğlu; Mahmut Dinçer, Mustafa Şahin, Halis Dinçer, Bahadın Kasabası; Arif Baş, Mustafa Tuğrul.