BOZOK YİĞİTLERİ
KAHRAMAN KARA SALİH’İN
HAZİN HİKAYESİ
Derleyen; Osman KARACA
Ülkemiz işgal altında, düşman dört bir yanı sarmış Anadolu’ya ilerlemekte iken seferberlik ilan edilir. Eli silah tutan yaşlı genç bütün erkeler askere alınmaktadır.
Salih bey yeni evlenmiş, çiçeği burnunda damat iken askere çağırılır. Askere çağırılan herkes kısa bir eğitim sürecinden sonra cepheye gönderilir. Yemen, Bağdat ve sonrasında Çanakkale’ye sevk edilirler. Salih bu üç cephede de kahramanca savaşır. Çavuş rütbesine yükselir. Birliğinin komutanı yaralanınca komutayı Salih Çavuş alır. Daha sonra o da kalçasından yaralanır, revirde tedavi görür, yarası iyileşmeden bölüğünün başına geçer.
Bir hafta sonra birliğe takviye yapılır. Yeni gelen kalın bıyıklı bir genç Salih Çavuş’un dikkatini çekmiştir. Önemli sorumlulukları bu gence verebileceğini düşünür. Adını bilmediğinden yada aklında tutamadığından Kocabıyık diye hitap eder. Bu askere verilen her görevi kusursuz yerine getirdiği için sorumluluğu bu askerle paylaşabileceğini düşünür. Bir gün yanına çağırır; “Bak Kocabıyık, sen yetenekli bir askersin, ola ki başıma bir şey gelirse bu bölüğü sen komuta edeceksin.” der. Kocabıyık, bıyık altından güler ve Salih Çavuş; “Ben Mülazım Ali İhsan; Şunlar da evrakım, ben bu bölüğe komuta etmekle görevlendirildim. Görüyorum ki siz bu işi benden iyi yapıyorsunuz asıl ben sizinle bu sorumluluğu paylaşmak isterim. Sayın Küçükbıyık…” der.
Daha sonra Mülazım Ali İhsan Paşalığa kadar yükselmiştir. Birlikte vatan savunması yapmışlar, daha sonra Salih Çavuş esir düşmüştür. Köydeki anne babası ve eşi ise uzun yıllar oğullarının dönmesini beklerler. Ümitleri tükenmiştir, öldüğünü düşünürler. Çünkü aradan yirmi yıl geçmiştir. Salih Çavuş esaretten kurtulur, çok çileli bir yolculuktan sonra nihayet ilkbahar mevsiminde köyüne varır. Üzerindeki elbiseleri eşkıyalar tarafından soyulduğundan çıplak kalmıştır. Bu vaziyette köye giremeyeceğini bildiği için havanın kararmasını bekler. Harmanlara kadar gelir. İlkbahar mevsimi olduğundan harmanlarda kadınlar madımak toplamaktadır. Daha fazla yanaşamaz. Köylülerden koca dedikleri zat bu kişiyi fark eder ve; “Bakın şurada duran adam var ya at hırsızı, atlarınıza dikkat edin” der. Salih Çavuş bir an önce evine gitmek istemektedir. Gözüne çalıda asılı bir saman dehliz çuval ilişir, yatarak gider. Bu çuvalı alır taşla tabanından kafasının gireceği kadar keser üzerine giyer. Harmanlarda madımak toplayan kadınlar birer ikişer evlerine giderler. Bunu fırsat bilerek zaten yakın olan, köy odası olarakta kullanılan baba ocağına girer. Orda da bir yaşlı kadın yemek pişirmektedir. Yabancı birinin odaya girmesinden rahatsız olur ve; “Kardeşim ben bu odanın sahibi değilim, bunların bahçe - bağ işlerinde çalışıyorum, seni misafir edemem.” der. Salih Çavuş’ta; “Ben Tanrı misafiriyim, açım bana biraz yemek ver, hem odanın sahibi ile görüşmüş oluruz.” der. Bu arada Salih Çavuş bu odanın sahibi hakkında kimi var kimi yok kadından bilgiler alır. Bir taraftan da ocakta pişmekte olan madımak burcu burcu kokmakta. Kadın; “Bunların bir oğulları daha varmış, askere gitmiş bir daha gelmemiş, gelinleri de eşi öldüğü için baba ocağına dönmüş, başka biriyle evlendirilmiş.” der. Hava iyiden iyiye kararmış köy halkı tarladan dönmekteymiş. Kadın “Peki kardeşim sen kimsin, nerelisin?” demiş. Salih Çavuş; “Ben bu evin sahibinin hani askere gidip de öldü sandıkları oğlu varya, işte o benim.” der.
Kadın büyük şok yaşamakta, çünkü ailenin bütün sırlarını aktarmıştır. Olduğu yerde bayılır. Salih Çavuş kadının yüzüne su dökerek ayıltır. Ayılır ayılmaz hışımla odadan çıkar. Yan tarafta bulunan avluya girer heyecanlı bir ses tonuyla; “Askerdeki oğlunuz geldi, odada oturuyor!” diye haykırır.
Bunu duyan ev halkı odaya koşarlar. Geldiklerinde Salih Çavuş ayağa kalkar babasının elini öpmek ister, babası soğuk bir şekilde sarılır; “Oğul sen kimsin? Nereden geldin? Benim oğlum olduğunu söylemişsin, söyle bakayım bizim nerede nelerimiz var? Dayının adı ne? Kaç kardeşsiniz?” diye sorar. Salih Çavuş sorduğu soruları fazlasıyla yanıtlar ama Mehmet Ağa tatmin olmaz; “Yok oğul, sen Salih’imin yanında çok kalmışsın bütün bunları oradan biliyorsun, bedavadan malımıza ortak olacaksın. Hadi oğul ne ihtiyacın varsa görelim bizim kapanmış yaramızı yeniden kanatma.” der. Salih Çavuş’un geldiğini duyan komşular odaya akın etmiştir. Bunun üzerine Salih Çavuş yemin edecek olur, yine inandıramaz, kızgın ve üzgün bir vaziyette kapı ağzındaki adama dönerek; “Yahu Halil Çavuş senin elin iyi ustura tutardı. Şu saçımı sakalımı tıraş ette gideyim, benim bu köyde hiçbir şeyim kalmamış” der. Köylü bir kez daha irkilir. İçlerinden biri; “Ümmeti Müslüman bir su koyun yıkayalım, belki doğru söylüyordur.” der. Anası hemen atılır; “Ben yıkarım eğer yıkarsam bilirim.” der. Ahıra götürürler. Düveni ters çevirip bir perde gererler, anası yıkamaya başlar. Anam beni yıkarken adeta elini çalıya sürüyormuşçasına ovalıyor, sürekli sol bacağımı ovalıyordu demiş. Kirden arınıp ta bacağındaki ben ortaya çıkınca anası çırılçıplak ve ıslak oğluna sarılır; “Bu benim oğlum, benim kara Salih’im!” diye haykırır. Halil Çavuş tıraş eder, babası ahırdan öküzü çıkararak oğluna kurban eder.
Bir hafta sonra diğer oğlu Kara Haydar’ın düğünü vardır. Babası bir gelinde Salih Çavuş’a bulur, iki düğün bir arada yapılır. Torunlarına da komutanları Ali İhsan Paşa ve şehit Yüzbaşı Selami’nin adını verir. Hatta kendisine Küçükbıyık diye takılan lakabını da kardeşinin oğlu Mehmet’e takmıştır.
Rahmetli Mehmet KARAKAVAK (Haydarın Küçük )diye bilinen yeğeni, amcasının bu lakabını yaşatmıştır. 1958 yılında Yozgat’ta vefat etmiştir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Kaynaklar; Gelini Mahi KARAKAVAK, Torunu Neşet KARAKAVAK,
Süleyman KARADAVUT, İbrahim ŞEREFLİ, Emrullah KANDEMİR