Yaşamak ciddi bir iştir. Bir kez dünyaya gelinmişse, artık yaşamanın hakkı verilmelidir. Yaşam bir kezliktir; geriye dönüşü, yinelenmesi, ertelenmesi asla söz konusu değildir. Öyleyse her anı, her evresi doyasıya, kıyasıya yaşanmalıdır.
    “Şu yalan dünya……” diyerek yılgınlığı, karamsarlığı, dirençsizliği öğütleyen, yaşamı ciddiye almamayı savlayan bir anlayış da dolanır durur insanoğullarının arasında.
Ne saçma söz, ne çarpık anlayış!...
Dolu dolu soluk alıp vermek; “Oh, yaşamak ne güzel!” demek mi yalan?... Evrenin bin bir rengini, zenginliğini, güzelliğini, değişimini görmek, gözlemlemek, onlara dokunmak mı yalan?… Kuşun cıvıltısındaki, denizin dalgasındaki, ırmağın çağlayışındaki, yağmurun şırıltısındaki o çok geniş notalı eşsiz ezgiler mi yalan?... Doğanın hiç üşenmeden ve cömertçe sunmayı sürdürdüğü bin bir varlığını yemek, içmek; onların eşsiz lezzetlerini tatmak mı yalan?... İnsanoğlunun tüm bunları algılaması, olan-bitenler arasında ilgiler, ilintiler kurması mı yalan?... Bunca güzelliğe karşın usuyla, eliyle, diliyle, gözüyle, kulağıyla yeni güzellikler oluşturması mı yalan?... Bunca şarkı, türkü, ezgi, şiir, öykü, heykel, resim mi yalan?...
    Hangisi?...
    “Zaman” dediğimiz, başı sonu belli olmayan sınırsız akışın içinde insanoğlunun yaşamı çok kısa; bir anlık gibi adeta. Buna da yalan deniyor. Oysa insanoğlunun tek gerçeği bu. Bunun hiçbir yalanı dolanı yok… İnsanoğlu için asıl yalan, ömür dediğimiz o bir anlık sürenin dışındaki zamanlar değil midir?...
    Anlaşılacağı üzere, “insan gerçeği”nin güzellikleri bin bir çeşit; ama zamanı kısa…
    Öyleyse ne yapmalı insanoğlu?
    Böylesine kısa sürede, bunca güzelliği “adam gibi” yaşamalı…
    Adam gibi yaşayabiliyor muyuz acaba? Ne yazık ki didişip duruyoruz şu dünyada. Hem de yüzlerce, binlerce yıldan beri… Hepimize rahatlıkla yetebilecek bu dünyayı, birbirimize dar etmek için elimizden geleni yapıyoruz.
    Dünya varlıklarını hakça ve insanca paylaşıp kullanmayı öğrenmedik bir türlü. Öğrenmek istemiyoruz belki de…
    Bunca sorunu, derdi, çileyi çoğu biz, kendimiz oluşturmadık mı? Bunların akıntılarına kapılmış gitmiyor muyuz? Yeni yeni üzüntüler, tasalar açmıyor muyuz başımıza?... Bunlardan arınmadan rahat yüzü görmemize olanak var mıdır? Unutmamalıyız ki üzüntülerle geçen zaman, yaşanmamış zamandır; gülümsemeden geçen gün, yaşamın zehir olduğu gündür!...
    Şu kısacık yaşamımızda dünyaya, dünyayı paylaşan her şeye, herkese sevgiyle yaklaşabiliyor muyuz? İşin püf noktası işte burada: Sevgi. Her şey onda düğümleniyor, onunla çözüme ulaşıyor. Dünya, tepeden tırnağa sarhoş olunacak boyutlarda güzelliklerle donanmış değil mi? Güzelliklere en yakışanın da sevgi olması gerekmez mi?...
    Söyler misiniz, bu ikilinin birlikte çözemeyeceği bir sorun olabilir mi bu dünyada?...
    Güzellikler içerisinde, yaşama sevgisini ve sevincini özümseyebilmiş olan kişi, acılarla, çilelerle, sıkıntılarla karşılaşsa da kolay kolay yenilgilere uğramaz; onların üstesinden gelmesini, güzellikler dünyasının renk renk çiçeklerini kolaylıkla toplamasını bilir…