SABAH günlük gazeteleri Oğuz Güçlü'den alıp, Sakarya Caddesi'ndeki büroya kendimi güçlükle attım. Yozgat'ın bildik soğuklarından. Ayaz insanoğlunun iliklerine kadar işliyor. Yetmiyormuş gibi, yağan kar, üzerinden geçen motorlu araçlar sayesinde adeta balçığa dönüşmüş, rahatsız ediyor...
Büronun alt katındaki ocaktan su bardağına doldurduğum çayımın bardağına iki elimle sarılıp, ısınmaya çalışırken, koltuğumun altındaki gazetelerin de düşmemesi için kendimi iyiden iyiye kasmışım. Merdivenleri güç bela çıkıp, büronun asma katına ulaştım. Gazeteleri daha sonra okumak üzere masaya bırakıp, asma kattan sokağa görebilecek olan ön kısmına yerleşip, bir taraftan ellerimi, diğer taraftan da içimi ısıtmak için çayımı iki avcumun içerisine sıkıştırdığım su bardağından yudumlamaya başladım. Sokaktan geçen arabalar mümkün olduğunca yavaş ilerlemeye çalışmasına karşın, çamura bulanmış kar suları yaya kaldırıma sıçrıyordu. İnsanlar üzerlerine sıçramaması için her ne kadar işyerlerine doğru yanaşmış olmuş olsalar da, balçıktan nasiplerini almaktan kendilerini kurtaramıyordu...
Dalmışım... Dalgınlığımı, kapı önünde beliren, üzerinde pazen türü bir elbise, ağaında çorapsız, terlik, başı açık, saçları dağınık, 8-10 yaşlarında bir kız çocu dağıttı. İnsanların kat kat elbise, palto, pardüsü giyip, ayaklarını çift kat çoraplarla soğuktan koruma çalıştığı bir günde, İlkokulda olması gereken bir kız çocuğu... Soğuktan eli yüzü, ayakları kızarmış. Konuşmakta bile zorlanıyor. Konuşurken bayılacak gibi... Koşar adım aşağıya indim. Beni karşısında görür görmez 'babam hasta, bakacak kimsemiz yok, eve ekmek götüreceğim, paramız yok!' diyebildi. Elinden tuttum. Buz gibi. Yukarı çıkartıp, kaloriferin yanına otutturdum. Çalışan bayan arkadaşlar geldi. Onların yardımı ile karnını doyurduk, ısınmasını sağladıktan sonra, konuşmaya başladık...
Çamlık altındaki gecekonduda annesi-babası ile birlikte oturduğunu, babasının evde hasta yattığını, kahvaltıda yiyecek ekmekleri olmadığını, paralarının da bulunmaması nedeniyle ekmek almak için yardım istediğini anlattı. 'Okula gitmiyormusun?' diye sordum. Cumhuriyet İlkokulu'na gittiğini söyledi. Hatice, yanında getirdiği hırkayı çocuğun sırtına sardı. Çorap ve ayakkabı ihtiyacını karşıladık. Evine götürmek üzere kahvaltılık, ekmek aldık. Uğurlarken, öğleden sonra gelmesini, diğer ihtiyaçlarını da karşılayacağımızı tembbih ettik. Çocuk gitti...
Zoruma gitti. Devleti yönetenlerin bir çocuğa dahi sahip çıkamadığından bahsedip, 'Okulda olması gereken bir kız çocuğu dileniyorsa, bundan hepimiz utanmalıyız. Kendi vijdanlarımızı sorgulamalıyız. Hergün ihtiyacı olmayanlara yardımlar yağdıran il yöneticileri, gerçek ihtiyaç sahiplerini görmezden geliyorlar' şeklinde bir yazı kaleme aldım. Gazetede yayınlandı...
Milli Eğitim, Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Fonu'ndan üst üste telefonlar geldi. Çocuğun tüm ihtiyaçlarının karşılanıp, hem kendisinin hem de ailesinin sağlık kontrolünden geçirileceğini, gerekli maddi desteğinde verileceğini belirttiler. Öğle saatlerine doğru çocuk geldi. Bakkal Gazi de, elinde iki poşet dolusu gıda maddesi ile kapıda belirdi. Paketleri kapının önüne bırakıp, yanıma geldi. Erzak hazırladığını, başka ihtiyaçları varsa onları da esnaf ile birlik olup, karşılayabileceklerini söyledi. Bakkal Gazi, çocuğu da alıp, paketleri evlerine bırakmak üzere ayrıldı...
Yozgat Beledi Başkanı Mehmet Erdemir, öğleden sonra içeriye dalış yaptı. Girişteki matbaa bölümünde çalışanlara, 'Seyfi burada mı?' sorusunu yöneltip, 'yukarda' yanıtını aldı. Selam verip, yukarıya çıktı. 'Oğlum bu kim?' sorusunu yöneltti. 'Kim olduğu önemli mi? Bu bir çocuk. Hem de okula gitmesi gerekirken sokakta dilendirilen/dilenen bir çocuk' karşılığını verdim. Erdemir, 'Onu sormadım' diye başladı. 'Bu aileyi tanıyormusun, gerçekten ihtiyaçları olan birisi mi?' diye devam etti. Bilmediğimi beyan ettim. 'Büyük ihtimalle aynı çocuk' dedi, Erdemir. 'Belediyenin önünde gördüğüm çocuğa benziyor. Bana da aynısını söyledi. İhtiyaçlarını karşıladım, ayakkabı aldım, bot aldım. Zabıtalara takip ettirip, evini öğrendim, akşam da gittim!' diye devam eden Erdemir, durakladı. Sonrasında kaldığı yerden devam etti. 'Evine gittim. Arkadaşlarla birlikte. Kadının iki kolu altın bilezik dolu. Üç katlı ev kendilerinin, ikisi kirada. Doğru olan tek şey çocuğun babası ayağını kırmış yatıyor. Çocuğu dilendiriyorlar. Bu gün tekrar gideceğim' dedi. O esnada telefon çaldı, Milli Eğitim Müdürlüğü Cumhuriyet İlkokulu'nda belirttiğim isimde bir çocuğun kaydının olmadığını, diğer okullarda tarama yaptırdıklarını, orada da belirtilen isimde bir öğrencinin olmadığı söylediler. Bakkal Gazi geldi. Eve yaklaşınca çocuğun isteği üzerine yolun kenarına paketleri bırakıp, döndüğünü anlattı. Ve hepimiz dona kaldık. Ama çocuğu bir daha dilenirken görmemenin sevincini de yaşadık...